Tanımlama ile Savlama Eylemlerini Karıştırmak

ulpian, 29.08.2011

Birçok müstakil çalışma, muhtelif mantık ve tartışma hatalarını derli toplu bir şekilde ele almakta olsa da, bu yazıda ”tanımlama ile savlama eylemlerini karıştırmak” olarak adlandırdığım hatanın üzerinde (görebildiğim kadarıyla) yeterince durulmamakta. Oysa hiç de yabana atılmayacak ağırlıkta olan bu hataya hemen hemen her iki entelektüel tartışmadan birinde rastlarız. İzlediğimiz veya katıldığımız tartışmalarda tarafların bu yanlışını daha kolay deşifre edebilmek, daha da önemlisi kendi düşüncelerimizi bu ve benzer hatalardan arındırmak için, ilgili hatanın yapısı ve şekli üzerinde biraz durmanın oldukça faydalı olabileceğini düşünüyorum.


(1) Savlamak

(2) Tanımlamak

(a) Betimleyen Tanım
(b) Belirleyen Tanım

(3) Savını Kurtarmak İçin Tartışma Ortasında Yeni Tanım Yapmak (No true Scotsman fallacy)

(4) Çelişkili veya Aşırı Geniş Tanımlarla Düşünceleri Dogmalaştırmak

(a) Örnek1 – Çelişkili Tanım (bazı modern teologların Tanrı tanımı)
(b) Örnek2 – Aşırı Geniş Tanım (bazı ateistlerin Mucize tanımı)

(5) Sonuç


(1) Savlamak

Teorik olarak ‘doğru’ veya ‘yanlış’ denilebilecek bir içeriğe sahip cümleler kurup savunmaya ‘savlamak’, ‘iddia etmek’ diyebiliriz. Örneğin ”Kapıyı kapat!”, ”Çay alır mısın?” gibi emir veya sorular, bu kategoriye girmez, çünkü doğru veya yanlış diyebileceğimiz bir içeriğe sahip değiller.

Burada doğru ve yanlış sözcüklerini günlük kullanımdan çok daha dar bir anlamda kullanıyorum. ‘Doğru‘ sözcüğü için ‘gerçeklikle örtüşen‘ de diyebiliriz. Örneğin ”İnsan öldürmek kötüdür” gibi değer yargıları da bu dar anlamıyla doğru veya yanlış olamaz. ”İnsan öldürmek kötüdür” cümlesi için, ‘haklı’, ‘makûl’, ‘uyulması gerekir’ vs. diyebiliriz. Ama burada kullandığım dar anlamıyla ‘doğru’ diyemeyiz. Çünkü cümle, herhangi birşeyi betimlemiyor (deskriptif değil), bir değer yargısında bulunuyor (normatif).

Ama örneğin ”İnsan öldürmek şu toplumlarda kötü olarak değerlendirilir veya şu ülkelerin örf veya hukuklarına göre şu şekilde cezalandırılır.” gibi cümlelerde bir betimleme var. Dolayısıyla bu gibi cümleler doğru veya yanlış olabilecek bir iddiaya sahip.

Herhangi bir iddianın, doğru veya yanlış olduğunu, veri veya şahit yetersizliğinden bilmemiz imkânsız da olabilir. Ama eğer ilkesel olarak ‘doğru/yanlış’ kategorileriyle değerlendirilebilecek bir cümle ise, yine de sav/iddia kategorisine girdiğini söyleyebiliriz.


(2) Tanımlamak

Tanımlamak, bir sözcüğün (daha genel olarak: bir göstergenin) hangi anlamda kullanıldığını, bilinen başka sözcüklerle belirtmektir. Genel olarak iki farklı tanım türünü ayırtedebiliriz: (1)


(a) Betimleyen Tanım

Betimleyen tanım, bir sözcüğün genel/günlük kullanımda veya özel bir alanın terminolojisinde (örn. hukuk terminolojisinde veya fizik terminolojisinde) veya belirli bir ekolün ya da yazarın kendilerine özgü terminolojisinde hangi anlamda kullanıldığını belirtir.

Bu anlamda betimleyen tanımlar da, doğru veya yanlış denilebilecek bir iddiaya sahiptir. İddianın doğru olup olmadığını, genel sözlüklere, ilgili alanın terim sözlüklerine veya söz konusu ekolün ya da yazarın eserlerine bakarak belirleyebiliriz.

  • Örneğin:
    Lamba‘ sözcüğü günlük kullanımda şu anlama gelir.
    Gasp‘ terimi hukuk terminolojisinde şu anlamda kullanılır.
    Analitik‘ sözcüğü Kant tarafından şu anlamda kullanılmıştır. 

    gibi betimleyen tanımlar, günlük kullanıma veya literatüre/terminolojiye dair bir iddia içerir. Bu iddiaların doğru olup olmadığını saptamak ilkesel olarak mümkün.


(b) Belirleyen Tanım

Belirleyen tanımlar ise, bir yazarın veya konuşmacının, kendi yazısı veya konuşması boyunca bir kelimeyi hangi anlamda kullanacağını belirtmesidir. Kişinin, ”bu yazımda şu kelimeyi şu anlamda kullanıyorum” demesi, ‘doğru’ veya ‘yanlış’ denilebilecek bir iddia içermez. Bu kullanımın uygun, makûl olup olmadığı tartışılabilir elbette. Yazarın kendi kullanımı için yaptığı tanımı uygunsuz, gereksiz, kafa karıştırıcı vs. bulabiliriz, ama (sözcüğün asıl anlamıyla) ‘yanlış’ diyemeyiz, çünkü zaten herhangi bir iddiada bulunulmuyor.


(3) Savını Kurtarmak İçin Tartışma Ortasında Yeni Tanım Yapmak (No true Scotsman fallacy)

Bilim Felsefesine Giriş kitaplarında, endüksiyon/tümevarım yöntemini basitçe anlatmak için sıçka kullanılan bir örnek var: Şimdiye kadar farklı zaman ve mekânlarda karşılaştığımız kuğu kuşlarının hepsinin beyaz olduğunu gözlemledik. Bundan hareketle genelleme yaparak ”Bütün kuğu kuşları beyazdır” hipotezini kurduk. Bu hipotezimiz, tek bir beyaz olmayan kuğu kuşunun bulunmasıyla yanlışlanmış olacaktır.(2)

Gerçekten de uzun süre, bütün kuğu kuşlarının beyaz olduğu varsayılıyordu, tâ ki ilk kez Avustralya’da siyah kuğu kuşlarına rastlanana dek. Oysa zoologların amacı doğa hakkındaki bilgimizi genişletmek yerine ilk hipotezi her pahasına bir dogma olarak savunmak olsaydı, örneğin ”Bunlar hakiki kuğu kuşları değil. ‘Kuğu kuşu terimini, zaten beyaz, uzun boyunlu ve şu şu özelliklere sahip hayvanlar için kullanıyoruz” diyerek yeni gözlem karşısında varsayımlarda revizyona gitmek yerine, yeni tanım getirerek varsayımı ‘kurtarabilirlerdi’.

Ama o zaman, baştaki ”Bütün kuğu kuşları beyazdır” hipotezi, zaten herhangi bir iddia içermiyor olurdu. Zira zaten ‘kuğu kuşu’ sözcüğünün tanımına beyaz olma özelliğini eklemiş olurduk. Öyleyse, ”bütün kuğu kuşları beyazdır” cümlesi de bir hipotez değil, evren hakkında hiçbir iddia veya varsayım içermeyen, salt tanımlama olurdu.

Bu sakat yöntemle, hiçbir tartışmada haksız çıkmadan (haksız düştüğümüzü itiraf etmeden) herşeyi iddia edebiliriz. Ortaya herhangi bir iddia atar, iddiamızı yanlışlayan argümanlar karşısında ise, kullandığımız sözcüklerin tanımlarını değiştirir ve böylece iddiamızı ‘kurtarmış’ oluruz. Tabii bu, artık makûl bir tartışma olmaktan çıkar.(3)

Bu tür tartışma hataları Antony Flew‘un verdiği bir örnek sayesinde literatüre No true Scotsman fallacy (‘Hakiki İskoçyalı Değil’ Hatası) olarak geçmiş.

  • Öğretmen: Bütün İskoçyalılar yahni sever.
    Öğrenci: Benim amcam İskoçyalı ve yahni sevmiyor.
    Öğretmen: O halde senin amcan hakiki İskoçyalı değil.

Niyetimiz eğer salt tanımlama yapmak değil de, anlamlı bir iddiada bulunmak ise, o zaman yukardaki örneklerde ”kuğu kuşu” tanımını beyaz olmaktan bağımsız, ”İskoçyalı” tanımını ise yahni sevmekten bağımsız yapıyor olmamız gerekir. Aksi halde ”Bütün kuğu kuşları beyazdır” veya ”Bütün İskoçyalılar yahni sever” cümleleri, iddia içeriyormuş gibi yapan salt tanımlamalardan ibaret kalır.

Müslümanlarla tartışırken de bu gibi tartışma hatalarına sıkça rastlarız: Örneğin İslam dininin toplumlara barış getirdiği iddia edilir. Bir ton aksi örneğini sununca da, ”onlar zaten hakiki İslam’ı uygulamıyorlar” diyerek kolayca iddia (güyâ) ‘kurtarılmış’ olur. Öyleyse ”İslam dini, toplumlara barış getirir” iddiasını nasıl sınayabileceğimizi sorarız. Müslüman taraf ise, İslam coğrafyasının tarihindeki nisbeten barışçıl dönemleri sayar. Ama o zaman, zaten ”İslam dini toplumlara barış getirir” cümlesi, artık bir iddia değil, tanım olmuştur. Hangi dönem ve toplumda İslam dininin hakim olup olmadığına, o dönem ve toplumda barışın hakim olup olmadığına bakarak karar vereceksek eğer, ”İslam dini toplumlara barış getirir” gibi sahte bir iddiada bulunmanın anlamı yok.‘Yanlış’ değil, ‘sahte‘ iddia, çünkü ortada bir iddia yok. Sahte iddianın sahibi, zaten ”Benim ‘İslam’ tanımıma göre, barış olan dönemlerde İslam vardır, olmayan dönemlerde İslam yoktur.” şeklinde gizli bir tanım yapmış demektir.


(4) Çelişkili veya Aşırı Geniş Tanımlarla Düşünceleri Dogmalaştırmak

Yukarda örneklemeye çalıştığım tartışma hatasında, bir taraf aslında başlangıçta bir iddia olarak savunduğu bir cümleyi, bu iddiası yanlışlanınca, iddiayı revize etmek yerine tartışma ortasında tanıma çeviriyor.
Ama bu tarz hatalar sadece bir tartışma esnasında/ortasında karşımıza çıkmıyor. Bazı cümleler, daha en baştan iddia görünümlü tanımlardan ibaret.

Herhangi bir düşüncemizi, gelebilecek bütün eleştirilere karşı bağışık hale getirmenin, eleştirel tartışma düzleminden çekip çıkartmanın, bu şekilde dogmalaştırmanın başlıca yöntemlerinden biri de aşırı geniş veya da çelişkili tanımlar kullanmak. Tabii, bunu yapmakla söz konusu düşüncemiz artık makûl bir düşünce olmaktan da çıkıyor.


(a) Örnek1 – Çelişkili Tanım (bazı modern teologların Tanrı tanımı)

Günümüzde birçok modern Hıristiyan teolog, yüzyıllardır süregelen Tanrı’nın varlığı tartışmalarında teolojinin yediği ağır darbeler karşısında, artık ‘Tanrı’ sözcüğünü bilinçli olarak çelişkili ifadelerle ‘açıklıyor’ ve böylece her türlü eleştiriye karşı bağışık bir hale getiriyorlar. Başka bir deyişle, Tanrı’nın varlığını artık eleştirel tartışma ortamından tamamen çekip çıkartıyorlar.
En meşhur örnek, günümüzün Avrupa Hıristiyan teolojisinde belki de en etkili olan, Hans Küng olsa gerek.

  • Tanrı, eşyanın, insanın, insanlık tarihinin ve evrenin kalbindeki mutlak-rölatif, dünyevî-uhrevî, aşkın-içkin olan ve herşeyi sarmalayan en gerçek gerçekliktir.(4)

Küng‘ün kendisi, bu ifadelerini Hegel‘in diyalektik felsefesine dayandırıyor ve bu gibi mantıksal çelişki içeren, semantik olarak boş ifadelerde hâlâ çok derin hakikatler olabileceğini sanan ‘felsefî’ çevrelerde epey bir ‘fiyaka’ sahibi olabiliyor.(5)


(b) Örnek2 – Aşırı Geniş Tanım (bazı ateistlerin Mucize tanımı)

Bu gibi hataları sadece teistler değil, ateist ve materyalist/natüralist olanlar da yapabiliyor elbette.

Örneğin ben de ateist ve materyalist/natüralistim. Dolayısıyla doğaüstü herşeyi -mucize, cin, peri, ruh, sihir, büyü vs.- reddediyorum. İddiam, bu tür şeylerin olmadığı. Olduğu gösterilirse, bu iddiam çürümüş olur.
Ama bazı ateistler, bu soruyu tanım yoluyla ‘çözmeye’ girişiyor:

  • Mesela:
    ”Evrende herşey doğa yasalarınca işler. Dolayısıyla ‘mucize’ (doğa yasalarına aykırı bir olgu) tanım gereği imkânsızdır. Mucize gibi görünen birşeye şahit olursak, demek ki, şimdiye kadar bildiğimiz doğa yasaları sandığımız kadar geniş geçerliliğe sahip değil, henüz bilmediğimiz başka doğa yasaları var. O yüzden söz konusu şey, bize şimdilik mucizeymiş gibi görünüyor.”

Kanımca bu gibi düşünceleri savunanlar, artık rasyonel bir materyalist/natüralist tutumu değil, materyalizmin/natüralizmin dogmalaşmış bir halini savunmaktalar.

Elbette, henüz doğal, bilimsel bir açıklamasını bilmediğimiz herşeyi doğaüstü mucize ilan edemeyiz. Ama yukardaki ifadeler, artık hiçbir sınır tanımıyor. Ne olursa olsun, hiçbir şeyin mucize veya doğaüstü olarak kabul edilmeyeceği en baştan ilan ediliyor. Dolayısıyla bu tarz bir düşünce teorik olarak bile yanlışlanabilir değil. Aslında herhangi bir iddia da içermiyor, sadece ”ben, var olan herşeye ‘doğal yasalar gereği’ derim” şeklinde belirleyici bir tanım yapılıyor. Ve bu tanıma göre, örneğin biri çıksa, gözümüzün önünde tanıdığımız ölüleri diriltse, suyun üstünde yürüse, okyanusu ve gezegenleri ikiye bölüp yeniden birleştirse, önümüzdeki bilgisayarı armuta dönüştürse vs., ve tüm bunları bilim insanları ve illüzyon üstadlarından oluşan bilirkişi komisyonlarının belirlediği objektif test ortamında tekrarlasa, yukardaki tanım gereği yine de ”Mucize, doğaüstü vs. yoktur. Tüm bunların da doğal açıklamaları vardır.” dememiz gerekir.

Başka bir deyişle yukardaki ifadeleri savunan biri artık evren hakkında doğru veya yanlış denilebilecek herhangi bir iddia savunmuyor. Mucizelerin gerçekte olamayacağı iddia edilmiyor, ‘mucize’ diye birşeyin tanım gereği olmadığı söyleniyor. Yani x olayının gerçekte olmayacağı değil, x olayı dahil ne olursa olsun, buna ‘mucize’ denmeyeceği ilan ediliyor sadece.

Herşey olabilir ve ne olursa olsun, ben ona ‘doğal yasalar gereğidir’ derim” denmiş oluyor. Bu da zaten teorik olarak bile yanlışlanabilir birşey değil. Oysa anlamlı, rasyonel bir materyalist/natüralist pozisyonun, evren hakkında bir iddiası var; örneğin naçizane ben, yukarda saydığım ‘mucizevi’ örnekler için ”olabilir, olsa da bunları yine de doğal yasalar gereği olarak görürüm” demiyorum, ”hayır, bu gibi şeyler yoktur ve olamaz” diyorum. Olduğu gösterilirse de bu iddiam yanlışlanmış olur (Elbette bu iddiamın yanlışlanmasına gerçekçi bir ihtimal vermiyorum. Ama her anlamlı iddia gibi, bu iddia da -örneğin yukardaki örnekler gerçekleşecek olursa- teorik olarak yanlışlanabilir. Teorik olarak bile yanlışlanması imkânsız bir cümle, zaten sahte bir iddia olur.)(6)


(5) Sonuç

Bir tartışmanın verimli olabilmesi için taraflar, kullandıkları ifadelerin tanım mı, yoksa iddia mı olduğunu net olarak ortaya koymalılar (tabii bunun için önce ifadelerimizin mahiyeti kendi zihnimizde netleşmiş olmalı).

Her a, p’dir” gibi bir ifade, şayet anlamlı bir sav/iddia içerecekse, ‘p’ özelliği ‘a’nın tanımında gizli olmamalı ve ‘a’nın tanımından mantıksal zorunlukla çıkıyor da olmamalıdır. Aksi takdirde ”Her a, p’dir” ifadesi sadece bir tanımdan, ‘a’nın tanımından mantıken zorunlu olarak çıkan bir açıklamadan ibaret kalır. Ve bu durumda cümleyi daha en baştan bu şekilde ifade etmek gerekir.

Gerçeklik hakkındaki sorular, salt tanımlarla da yanıtlanamaz. Mucizelerin olmadığını savlamak, gerçeklik hakkında anlamlı bir iddia içerir. Ama bir takım semantik düzenlemelerle ”mucize” terminin teorik alanını tanımsal olarak elimine etmek, sadece bir dil oyunundan ibaret kalır.




Dipnotlar
(1) Felsefî literatürde, ‘tanımlama’nın daha birçok farklı anlamı da var elbette. Örneğin Bedia Akarsu, Felsefe Terimleri Sözlüğü’nde (İnkılap Yayınevi, 8. Baskı), ”tanım” terimi için beş farklı anlam veriyor. Burada ‘tanımlama’ sözcüğünü hiçbir şekilde essensialist (özcü) bir anlamda değil, tamamen nominalist bir düzlemde (şeylerin özüne dair bir açıklama olarak değil, salt dilsel düzlemde) kullanıyorum.

(2) Kuğu kuşu örneğinin sahibi Popper‘e göre bilimde aslında endüksiyon yöntemi kullanılmıyor, ama bu konunun bu başlıkta işlenen tartışma hatasıyla ilgisi yok.

(3) Tartışma taraflarından biri en baştan beri sözcüğü belli bir anlamda kullanmış, fakat karşı taraf bunu farklı anlamış da olabilir elbette. Yani taraflardan birinin ”Ben o sözcükle şunu kastetmiştim” demesi her durumda hata değildir elbette. Burada işlenen tartışma hatasında, verilen yeni tanım baştaki iddiayı, iddia olmaktan çıkartıyor.

(4) Hans Küng, Existiert Gott? (Tanrı Var mı?), München 2001, S. 216

(5) ‘Felsefe’ sözcüğüyle ‘çok derin’ gibi duran içi boş laf kalabalıklarından ziyade, rasyonel, berrak düşünme yöntemini ilişkilendiren çevrelere, Hans Küng’in bu modern diyalektik teolojisinin geniş analiz ve eleştirisi için mesela bkz: Hans Albert, Das Elend der Theologie (Teolojinin Sefaleti), Aschaffenburg 2005.

(6) ”Aşırı geniş tanım ile iddianın içini boşaltma” hatasına ayrı bir örnek için, bkz: Lenin’in madde tanımı.


Kuran Eleştirisi Türkiye ateizm