<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Din Eleştirisi</title>
	<atom:link href="http://www.dinelestirisi.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.dinelestirisi.com</link>
	<description>Afak Adalı - ulpian</description>
	<lastBuildDate>Mon, 05 Sep 2011 18:26:09 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.1.2</generator>
		<item>
		<title>Tanımlama ile Savlama Eylemlerini Karıştırmak</title>
		<link>http://www.dinelestirisi.com/din-ideoloji-ve-dogma-elestirisi/tanimlama-ile-savlama-eylemlerini-karistirmak/</link>
		<comments>http://www.dinelestirisi.com/din-ideoloji-ve-dogma-elestirisi/tanimlama-ile-savlama-eylemlerini-karistirmak/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 28 Aug 2011 23:37:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ulpian</dc:creator>
				<category><![CDATA[Din, İdeoloji ve Dogma Eleştirisi]]></category>
		<category><![CDATA[mantık hataları]]></category>
		<category><![CDATA[mucize tanımı]]></category>
		<category><![CDATA[semantik tanım]]></category>
		<category><![CDATA[tanım ve iddia]]></category>
		<category><![CDATA[tartışma hataları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.dinelestirisi.com/?p=2084</guid>
		<description><![CDATA[Birçok müstakil çalışma, muhtelif mantık ve tartışma hatalarını derli toplu bir şekilde ele almakta olsa da, bu yazıda &#8221;tanımlama ile savlama eylemlerini karıştırmak&#8221; olarak adlandırdığım hatanın üzerinde (görebildiğim kadarıyla) yeterince durulmamakta. Oysa hiç de yabana atılmayacak ağırlıkta olan bu hataya hemen hemen her iki entelektüel tartışmadan birinde rastlarız. İzlediğimiz veya katıldığımız tartışmalarda tarafların bu yanlışını [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright size-medium wp-image-2091" title="tanimlama-savlama" src="http://www.dinelestirisi.com/wp-content/uploads/2011/08/tanimlama-savlama-300x199.jpg" alt="" width="300" height="199" />Birçok müstakil çalışma, muhtelif mantık ve tartışma hatalarını derli toplu bir şekilde ele almakta olsa da, bu yazıda &#8221;tanımlama ile savlama eylemlerini karıştırmak&#8221; olarak adlandırdığım hatanın üzerinde (görebildiğim kadarıyla) yeterince durulmamakta. Oysa hiç de yabana atılmayacak ağırlıkta olan bu hataya hemen hemen her iki entelektüel tartışmadan birinde rastlarız. İzlediğimiz veya katıldığımız tartışmalarda tarafların bu yanlışını daha kolay deşifre edebilmek, daha da önemlisi kendi düşüncelerimizi bu ve benzer hatalardan arındırmak için, ilgili hatanın yapısı ve şekli üzerinde biraz durmanın oldukça faydalı olabileceğini düşünüyorum.<br />
<br class="clear" /><br />
<a name="A"></a><a href="#1">(1) Savlamak</a></p>
<p><a href="#2">(2) Tanımlamak</a></p>
<p style="padding-left: 30px;"><a href="#2a">(a) Betimleyen Tanım</a><br />
<a href="#2b">(b) Belirleyen Tanım</a></p>
<p><a href="#3">(3) Savını Kurtarmak İçin Tartışma Ortasında Yeni Tanım Yapmak (No true Scotsman fallacy)</a></p>
<p><a href="#4">(4) Çelişkili veya Aşırı Geniş Tanımlarla Düşünceleri Dogmalaştırmak</a></p>
<p style="padding-left: 30px;"><a href="#4a">(a) Örnek1 &#8211; Çelişkili Tanım (bazı modern teologların Tanrı tanımı)</a><br />
<a href="#4b">(b) Örnek2 &#8211; Aşırı Geniş Tanım (bazı ateistlerin Mucize tanımı)</a></p>
<p><a href="#5">(5) Sonuç</a></p>
<p><br class="clear" /></p>
<h2 style="text-align: center;"><a name="1"></a><a href="#A">(1) Savlamak</a></h2>
<p>Teorik olarak &#8216;doğru&#8217; veya &#8216;yanlış&#8217; denilebilecek bir içeriğe sahip cümleler kurup savunmaya &#8216;savlamak&#8217;, &#8216;iddia etmek&#8217; diyebiliriz. Örneğin &#8221;<em>Kapıyı kapat!</em>&#8221;, &#8221;<em>Çay alır mısın?</em>&#8221; gibi emir veya sorular, bu kategoriye girmez, çünkü doğru veya yanlış diyebileceğimiz bir içeriğe sahip değiller.</p>
<p>Burada <em>doğru</em> ve <em>yanlış</em> sözcüklerini günlük kullanımdan çok daha dar bir anlamda kullanıyorum. &#8216;<strong>Doğru</strong>&#8216; sözcüğü için &#8216;<strong>gerçeklikle örtüşen</strong>&#8216; de diyebiliriz. Örneğin &#8221;<em>İnsan öldürmek kötüdür</em>&#8221; gibi değer yargıları da bu dar anlamıyla doğru veya yanlış olamaz. &#8221;<em>İnsan öldürmek kötüdür</em>&#8221; cümlesi için, &#8216;haklı&#8217;, &#8216;makûl&#8217;, &#8216;uyulması gerekir&#8217; vs. diyebiliriz. Ama burada kullandığım dar anlamıyla &#8216;doğru&#8217; diyemeyiz. Çünkü cümle, herhangi birşeyi betimlemiyor (deskriptif değil), bir değer yargısında bulunuyor (normatif).</p>
<p>Ama örneğin &#8221;<em>İnsan öldürmek şu toplumlarda kötü olarak değerlendirilir veya şu ülkelerin örf veya hukuklarına göre şu şekilde cezalandırılır.</em>&#8221; gibi cümlelerde bir betimleme var. Dolayısıyla bu gibi cümleler doğru veya yanlış olabilecek bir iddiaya sahip.</p>
<p>Herhangi bir iddianın, doğru veya yanlış olduğunu, veri veya şahit yetersizliğinden bilmemiz imkânsız da olabilir. Ama eğer ilkesel olarak &#8216;doğru/yanlış&#8217; kategorileriyle değerlendirilebilecek bir cümle ise, yine de sav/iddia kategorisine girdiğini söyleyebiliriz.</p>
<p><br class="clear" /></p>
<h2 style="text-align: center;"><a name="2"></a><a href="#A">(2) Tanımlamak</a></h2>
<p>Tanımlamak, bir sözcüğün (daha genel olarak: bir <em>göstergenin</em>) hangi anlamda kullanıldığını, bilinen başka sözcüklerle belirtmektir. Genel olarak iki farklı tanım türünü ayırtedebiliriz: <strong><a name="1Dip" href="#Dip1">(1)</a></strong></p>
<p><br class="clear" /></p>
<h2 style="text-align: center;"><a name="2a"></a><a href="#A">(a) Betimleyen Tanım</a></h2>
<p>Betimleyen tanım, bir sözcüğün genel/günlük kullanımda veya özel bir alanın terminolojisinde (örn. hukuk terminolojisinde veya fizik terminolojisinde) veya belirli bir ekolün ya da yazarın kendilerine özgü terminolojisinde hangi anlamda kullanıldığını belirtir.</p>
<p>Bu anlamda betimleyen tanımlar da, doğru veya yanlış denilebilecek bir iddiaya sahiptir. İddianın doğru olup olmadığını, genel sözlüklere, ilgili alanın terim sözlüklerine veya söz konusu ekolün ya da yazarın eserlerine bakarak belirleyebiliriz.</p>
<ul>
<li><span style="text-decoration: underline;">Örneğin</span>:<br />
&#8216;<em>Lamba</em>&#8216; sözcüğü günlük kullanımda şu anlama gelir.<br />
&#8216;<em>Gasp</em>&#8216; terimi hukuk terminolojisinde şu anlamda kullanılır.<br />
&#8216;<em>Analitik</em>&#8216; sözcüğü Kant tarafından şu anlamda kullanılmıştır.&nbsp;</p>
<p>gibi betimleyen tanımlar, günlük kullanıma veya literatüre/terminolojiye dair bir iddia içerir. Bu iddiaların doğru olup olmadığını saptamak ilkesel olarak mümkün.</li>
</ul>
<p><br class="clear" /></p>
<h2 style="text-align: center;"><a name="2b"></a><a href="#A">(b) Belirleyen Tanım</a></h2>
<p>Belirleyen tanımlar ise, bir yazarın veya konuşmacının, <em><span style="text-decoration: underline;">kendi</span></em> yazısı veya konuşması boyunca bir kelimeyi hangi anlamda kullanacağını belirtmesidir. Kişinin, &#8221;<em>bu yazımda şu kelimeyi şu anlamda kullanıyorum</em>&#8221; demesi, &#8216;doğru&#8217; veya &#8216;yanlış&#8217; denilebilecek bir iddia içermez. Bu kullanımın uygun, makûl olup olmadığı tartışılabilir elbette. Yazarın kendi kullanımı için yaptığı tanımı uygunsuz, gereksiz, kafa karıştırıcı vs. bulabiliriz, ama (sözcüğün asıl anlamıyla) &#8216;yanlış&#8217; diyemeyiz, çünkü zaten herhangi bir iddiada bulunulmuyor.</p>
<p><br class="clear" /></p>
<h2 style="text-align: center;"><a name="3"></a><a href="#A">(3) Savını Kurtarmak İçin Tartışma Ortasında Yeni Tanım Yapmak (No true Scotsman fallacy)</a></h2>
<p><img class="alignleft" style="margin: 10px;" src="http://www.dinelestirisi.com/wp-content/uploads/2011/02/Beyaz-ve-Siyah-Kugu-Kuslari.jpg" border="0" alt="" width="240" height="210" /></p>
<p>Bilim Felsefesine Giriş kitaplarında, endüksiyon/tümevarım yöntemini basitçe anlatmak için sıçka kullanılan bir örnek var: Şimdiye kadar farklı zaman ve mekânlarda karşılaştığımız kuğu kuşlarının hepsinin beyaz olduğunu gözlemledik. Bundan hareketle genelleme yaparak &#8221;<em>Bütün kuğu kuşları beyazdır</em>&#8221; hipotezini kurduk. Bu hipotezimiz, tek bir beyaz olmayan kuğu kuşunun bulunmasıyla yanlışlanmış olacaktır.<strong><a name="2Dip" href="#Dip2">(2)</a></strong></p>
<p>Gerçekten de uzun süre, bütün kuğu kuşlarının beyaz olduğu varsayılıyordu, tâ ki ilk kez Avustralya&#8217;da siyah kuğu kuşlarına rastlanana dek. Oysa zoologların amacı doğa hakkındaki bilgimizi genişletmek yerine ilk hipotezi her pahasına bir dogma olarak savunmak olsaydı, örneğin &#8221;<em>Bunlar hakiki kuğu kuşları değil. &#8216;Kuğu kuşu terimini, zaten <span style="text-decoration: underline;"><strong>beyaz</strong></span>, uzun boyunlu ve şu şu özelliklere sahip hayvanlar için kullanıyoruz</em>&#8221; diyerek yeni gözlem karşısında varsayımlarda revizyona gitmek yerine, yeni tanım getirerek varsayımı &#8216;kurtarabilirlerdi&#8217;.</p>
<p>Ama o zaman, baştaki &#8221;<em>Bütün kuğu kuşları beyazdır</em>&#8221; hipotezi, zaten herhangi bir iddia içermiyor olurdu. Zira zaten &#8216;kuğu kuşu&#8217; sözcüğünün tanımına beyaz olma özelliğini eklemiş olurduk. Öyleyse, &#8221;bütün kuğu kuşları beyazdır&#8221; cümlesi de bir hipotez değil, evren hakkında hiçbir iddia veya varsayım içermeyen, salt tanımlama olurdu.</p>
<p>Bu sakat yöntemle, hiçbir tartışmada haksız çıkmadan (haksız düştüğümüzü itiraf etmeden) herşeyi iddia edebiliriz. Ortaya herhangi bir iddia atar, iddiamızı yanlışlayan argümanlar karşısında ise, kullandığımız sözcüklerin tanımlarını değiştirir ve böylece iddiamızı &#8216;kurtarmış&#8217; oluruz. Tabii bu, artık makûl bir tartışma olmaktan çıkar.<strong><a name="3Dip" href="#Dip3">(3)</a></strong></p>
<p>Bu tür tartışma hataları <em>Antony Flew</em>&#8216;un verdiği bir örnek sayesinde literatüre <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/No_true_Scotsman" target="_blank">No true Scotsman fallacy</a> (&#8216;Hakiki İskoçyalı Değil&#8217; Hatası) olarak geçmiş.</p>
<ul>
<li>Öğretmen: Bütün İskoçyalılar yahni sever.<br />
Öğrenci: Benim amcam İskoçyalı ve yahni sevmiyor.<br />
Öğretmen: O halde senin amcan hakiki İskoçyalı değil.</li>
</ul>
<p>Niyetimiz eğer salt tanımlama yapmak değil de, anlamlı bir iddiada bulunmak ise, o zaman yukardaki örneklerde &#8221;kuğu kuşu&#8221; tanımını beyaz olmaktan bağımsız, &#8221;İskoçyalı&#8221; tanımını ise yahni sevmekten bağımsız yapıyor olmamız gerekir. Aksi halde &#8221;<em>Bütün kuğu kuşları beyazdır</em>&#8221; veya &#8221;<em>Bütün İskoçyalılar yahni sever</em>&#8221; cümleleri, iddia içeriyormuş gibi yapan salt tanımlamalardan ibaret kalır.</p>
<p>Müslümanlarla tartışırken de bu gibi tartışma hatalarına sıkça rastlarız: Örneğin İslam dininin toplumlara barış getirdiği iddia edilir. Bir ton aksi örneğini sununca da, &#8221;<em>onlar zaten hakiki İslam&#8217;ı uygulamıyorlar</em>&#8221; diyerek kolayca iddia (güyâ) &#8216;kurtarılmış&#8217; olur. Öyleyse &#8221;<em>İslam dini, toplumlara barış getirir</em>&#8221; iddiasını nasıl sınayabileceğimizi sorarız. Müslüman taraf ise, İslam coğrafyasının tarihindeki nisbeten barışçıl dönemleri sayar. Ama o zaman, zaten &#8221;<em>İslam dini toplumlara barış getirir</em>&#8221; cümlesi, artık bir iddia değil, tanım olmuştur. Hangi dönem ve toplumda İslam dininin hakim olup olmadığına, o dönem ve toplumda barışın hakim olup olmadığına bakarak karar vereceksek eğer, &#8221;<em>İslam dini toplumlara barış getirir</em>&#8221; gibi sahte bir iddiada bulunmanın anlamı yok.<strong>&#8216;Yanlış&#8217; değil, &#8216;<span style="text-decoration: underline;">sahte</span>&#8216; iddia, çünkü ortada bir iddia yok</strong>. Sahte iddianın sahibi, zaten &#8221;<em>Benim &#8216;İslam&#8217; tanımıma göre, barış olan dönemlerde İslam vardır, olmayan dönemlerde İslam yoktur.</em>&#8221; şeklinde gizli bir tanım yapmış demektir.</p>
<p><br class="clear" /></p>
<h2 style="text-align: center;"><a name="4"></a><a href="#A">(4) Çelişkili veya Aşırı Geniş Tanımlarla Düşünceleri Dogmalaştırmak</a></h2>
<p>Yukarda örneklemeye çalıştığım tartışma hatasında, bir taraf aslında başlangıçta bir iddia olarak savunduğu bir cümleyi, bu iddiası yanlışlanınca, iddiayı revize etmek yerine tartışma ortasında tanıma çeviriyor.<br />
Ama bu tarz hatalar sadece bir tartışma esnasında/ortasında karşımıza çıkmıyor. Bazı cümleler, daha <em>en baştan</em> iddia görünümlü tanımlardan ibaret.</p>
<p>Herhangi bir düşüncemizi, gelebilecek bütün eleştirilere karşı bağışık hale getirmenin, eleştirel tartışma düzleminden çekip çıkartmanın, bu şekilde dogmalaştırmanın başlıca yöntemlerinden biri de aşırı geniş veya da çelişkili tanımlar kullanmak. Tabii, bunu yapmakla söz konusu düşüncemiz artık makûl bir düşünce olmaktan da çıkıyor.</p>
<p><br class="clear" /></p>
<h2 style="text-align: center;"><a name="4a"></a><a href="#A">(a) Örnek1 &#8211; Çelişkili Tanım (bazı modern teologların Tanrı tanımı)</a></h2>
<p>Günümüzde birçok modern Hıristiyan teolog, yüzyıllardır süregelen Tanrı&#8217;nın varlığı tartışmalarında teolojinin yediği ağır darbeler karşısında, artık &#8216;Tanrı&#8217; sözcüğünü bilinçli olarak çelişkili ifadelerle &#8216;açıklıyor&#8217; ve böylece her türlü eleştiriye karşı bağışık bir hale getiriyorlar. Başka bir deyişle, Tanrı&#8217;nın varlığını artık eleştirel tartışma ortamından tamamen çekip çıkartıyorlar.<br />
En meşhur örnek, günümüzün Avrupa Hıristiyan teolojisinde belki de en etkili olan, <strong><em>Hans Küng</em></strong> olsa gerek.</p>
<ul>
<li>Tanrı, eşyanın, insanın, insanlık tarihinin ve evrenin kalbindeki mutlak-rölatif, dünyevî-uhrevî, aşkın-içkin olan ve herşeyi sarmalayan en gerçek gerçekliktir.<strong><a name="4Dip" href="#Dip4">(4)</a></strong></li>
</ul>
<p><em>Küng</em>&#8216;ün kendisi, bu ifadelerini <em>Hegel</em>&#8216;in diyalektik felsefesine dayandırıyor ve bu gibi mantıksal çelişki içeren, semantik olarak boş ifadelerde hâlâ çok derin hakikatler olabileceğini sanan &#8216;felsefî&#8217; çevrelerde epey bir &#8216;fiyaka&#8217; sahibi olabiliyor.<strong><a name="5Dip" href="#Dip5">(5)</a></strong></p>
<p><br class="clear" /></p>
<h2 style="text-align: center;"><a name="4b"></a><a href="#A">(b) Örnek2 &#8211; Aşırı Geniş Tanım (bazı ateistlerin Mucize tanımı)</a></h2>
<p><img class="alignleft" style="margin-top: 10px; margin-bottom: 10px; margin-left: 20px; margin-right: 20px;" src="http://www.dinelestirisi.com/wp-content/uploads/2011/02/mucize.jpg" border="0" alt="" width="337" height="286" /></p>
<p>Bu gibi hataları <strong>sadece teistler değil, ateist ve materyalist/natüralist olanlar da yapabiliyor</strong> elbette.</p>
<p>Örneğin ben de ateist ve materyalist/natüralistim. Dolayısıyla doğaüstü herşeyi -mucize, cin, peri, ruh, sihir, büyü vs.- reddediyorum. İddiam, bu tür şeylerin olmadığı. Olduğu gösterilirse, bu iddiam çürümüş olur.<br />
Ama bazı ateistler, bu soruyu <em>tanım yoluyla</em> &#8216;çözmeye&#8217; girişiyor:</p>
<ul>
<li><span style="text-decoration: underline;">Mesela</span>:<br />
&#8221;Evrende herşey doğa yasalarınca işler. Dolayısıyla &#8216;mucize&#8217; (doğa yasalarına aykırı bir olgu) <em>tanım gereği</em> imkânsızdır. Mucize gibi görünen birşeye şahit olursak, demek ki, şimdiye kadar bildiğimiz doğa yasaları sandığımız kadar geniş geçerliliğe sahip değil, henüz bilmediğimiz başka doğa yasaları var. O yüzden söz konusu şey, bize şimdilik mucizeymiş gibi görünüyor.&#8221;</li>
</ul>
<p>Kanımca bu gibi düşünceleri savunanlar, artık rasyonel bir materyalist/natüralist tutumu değil, materyalizmin/natüralizmin dogmalaşmış bir halini savunmaktalar.</p>
<p>Elbette, henüz doğal, bilimsel bir açıklamasını bilmediğimiz herşeyi doğaüstü mucize ilan edemeyiz. Ama yukardaki ifadeler, artık hiçbir sınır tanımıyor. Ne olursa olsun, hiçbir şeyin mucize veya doğaüstü olarak kabul edilmeyeceği en baştan ilan ediliyor. Dolayısıyla bu tarz bir düşünce teorik olarak bile yanlışlanabilir değil. Aslında herhangi bir iddia da içermiyor, sadece &#8221;<em>ben, var olan herşeye &#8216;doğal yasalar gereği&#8217; derim</em>&#8221; şeklinde belirleyici bir tanım yapılıyor. Ve bu tanıma göre, örneğin biri çıksa, gözümüzün önünde tanıdığımız ölüleri diriltse, suyun üstünde yürüse, okyanusu ve gezegenleri ikiye bölüp yeniden birleştirse, önümüzdeki bilgisayarı armuta dönüştürse vs., ve tüm bunları bilim insanları ve illüzyon üstadlarından oluşan bilirkişi komisyonlarının belirlediği objektif test ortamında tekrarlasa, yukardaki tanım gereği yine de &#8221;<em>Mucize, doğaüstü vs. yoktur. Tüm bunların da doğal açıklamaları vardır</em>.&#8221; dememiz gerekir.</p>
<p>Başka bir deyişle yukardaki ifadeleri savunan biri artık evren hakkında doğru veya yanlış denilebilecek herhangi bir iddia savunmuyor. Mucizelerin gerçekte olamayacağı iddia edilmiyor, &#8216;mucize&#8217; diye birşeyin tanım gereği olmadığı söyleniyor. Yani x olayının gerçekte olmayacağı değil, x olayı dahil ne olursa olsun, buna &#8216;mucize&#8217; denmeyeceği ilan ediliyor sadece.</p>
<p>&#8221;<em>Herşey olabilir ve ne olursa olsun, ben ona &#8216;doğal yasalar gereğidir&#8217; derim</em>&#8221; denmiş oluyor. Bu da zaten teorik olarak bile yanlışlanabilir birşey değil. Oysa anlamlı, rasyonel bir materyalist/natüralist pozisyonun, evren hakkında bir iddiası var; örneğin naçizane ben, yukarda saydığım &#8216;mucizevi&#8217; örnekler için &#8221;<em>olabilir, olsa da bunları yine de doğal yasalar gereği olarak görürüm</em>&#8221; demiyorum, &#8221;<em>hayır, bu gibi şeyler yoktur ve olamaz</em>&#8221; diyorum. Olduğu gösterilirse de bu iddiam yanlışlanmış olur (Elbette bu iddiamın yanlışlanmasına gerçekçi bir ihtimal vermiyorum. Ama her anlamlı iddia gibi, bu iddia da -örneğin yukardaki örnekler gerçekleşecek olursa- teorik olarak yanlışlanabilir. Teorik olarak bile yanlışlanması imkânsız bir cümle, zaten sahte bir iddia olur.)<strong><a name="6Dip" href="#Dip6">(6)</a></strong></p>
<p><br class="clear" /></p>
<h2 style="text-align: center;"><a name="5"></a><a href="#A">(5) Sonuç</a></h2>
<p>Bir tartışmanın verimli olabilmesi için taraflar, kullandıkları ifadelerin tanım mı, yoksa iddia mı olduğunu net olarak ortaya koymalılar (tabii bunun için önce ifadelerimizin mahiyeti kendi zihnimizde netleşmiş olmalı).</p>
<p>&#8221;<strong>Her a, p&#8217;dir</strong>&#8221; gibi bir ifade, şayet anlamlı bir <em>sav/iddia</em> içerecekse, &#8216;p&#8217; özelliği &#8216;a&#8217;nın tanımında gizli ol<span style="text-decoration: underline;">ma</span>malı ve &#8216;a&#8217;nın tanımından mantıksal zorunlukla çıkıyor da ol<span style="text-decoration: underline;">ma</span>malıdır. Aksi takdirde &#8221;Her a, p&#8217;dir&#8221; ifadesi sadece bir tanımdan, &#8216;a&#8217;nın tanımından mantıken zorunlu olarak çıkan bir açıklamadan ibaret kalır. Ve bu durumda cümleyi daha en baştan bu şekilde ifade etmek gerekir.</p>
<p>Gerçeklik hakkındaki sorular, salt tanımlarla da yanıtlanamaz. Mucizelerin olmadığını savlamak, gerçeklik hakkında anlamlı bir iddia içerir. Ama bir takım semantik düzenlemelerle &#8221;mucize&#8221; terminin teorik alanını tanımsal olarak elimine etmek, sadece bir dil oyunundan ibaret kalır.<br />
<br class="clear" /><br />
<br class="clear" /><br />
<span style="text-decoration: underline;">Dipnotlar</span><br />
<a name="Dip1" href="#1Dip"><strong>(1)</strong></a> Felsefî literatürde, &#8216;tanımlama&#8217;nın daha birçok farklı anlamı da var elbette. Örneğin <strong><em>Bedia Akarsu</em></strong>, Felsefe Terimleri Sözlüğü&#8217;nde (İnkılap Yayınevi, 8. Baskı), &#8221;tanım&#8221; terimi için beş farklı anlam veriyor. Burada &#8216;tanımlama&#8217; sözcüğünü hiçbir şekilde essensialist (özcü) bir anlamda değil, tamamen nominalist bir düzlemde (şeylerin özüne dair bir açıklama olarak değil, salt dilsel düzlemde) kullanıyorum.</p>
<p><a name="Dip2" href="#2Dip"><strong>(2)</strong></a> Kuğu kuşu örneğinin sahibi <em><strong>Popper</strong></em>&#8216;e göre bilimde aslında endüksiyon yöntemi kullanılmıyor, ama bu konunun bu başlıkta işlenen tartışma hatasıyla ilgisi yok.</p>
<p><a name="Dip3" href="#3Dip"><strong>(3)</strong></a> Tartışma taraflarından biri en baştan beri sözcüğü belli bir anlamda kullanmış, fakat karşı taraf bunu farklı anlamış da olabilir elbette. Yani taraflardan birinin &#8221;Ben o sözcükle şunu kastetmiştim&#8221; demesi her durumda hata değildir elbette. Burada işlenen tartışma hatasında, verilen yeni tanım baştaki iddiayı, iddia olmaktan çıkartıyor.</p>
<p><a name="Dip4" href="#4Dip"><strong>(4)</strong></a> <strong><em>Hans Küng</em></strong>, Existiert Gott? (Tanrı Var mı?), München 2001, S. 216</p>
<p><a name="Dip5" href="#5Dip"><strong>(5)</strong></a> &#8216;Felsefe&#8217; sözcüğüyle &#8216;çok derin&#8217; gibi duran içi boş laf kalabalıklarından ziyade, rasyonel, berrak düşünme yöntemini ilişkilendiren çevrelere, Hans Küng&#8217;in bu modern diyalektik teolojisinin geniş analiz ve eleştirisi için mesela bkz: <strong><em>Hans Albert</em></strong>, Das Elend der Theologie (Teolojinin Sefaleti), Aschaffenburg 2005.</p>
<p><a name="Dip6" href="#6Dip"><strong>(6)</strong></a> &#8221;Aşırı geniş tanım ile iddianın içini boşaltma&#8221; hatasına ayrı bir örnek için, bkz: <a href="http://www.dinelestirisi.com/din-ideoloji-ve-dogma-elestirisi/materyalizm-naturalizm-terimlerinin-kavramsal-analizi-ve-kisa-bir-lenin-elestirisi/" target="_blank">Lenin&#8217;in madde tanımı</a>.</p>
<p><br class="clear" /></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.dinelestirisi.com/din-ideoloji-ve-dogma-elestirisi/"><img class="size-full wp-image-1061     aligncenter" title="Din, İdeoloji ve Dogma Eleştirisi" src="http://www.dinelestirisi.com/wp-content/uploads/2010/04/Kuran-Elestirisi-Türk-Ateizm-ateist.png" alt="Kuran Eleştirisi Türkiye ateizm" width="36" height="36" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.dinelestirisi.com/din-ideoloji-ve-dogma-elestirisi/tanimlama-ile-savlama-eylemlerini-karistirmak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Materyalizm-Natüralizm terimlerinin kavramsal analizi ve kısa bir Lenin eleştirisi</title>
		<link>http://www.dinelestirisi.com/din-ideoloji-ve-dogma-elestirisi/materyalizm-naturalizm-terimlerinin-kavramsal-analizi-ve-kisa-bir-lenin-elestirisi/</link>
		<comments>http://www.dinelestirisi.com/din-ideoloji-ve-dogma-elestirisi/materyalizm-naturalizm-terimlerinin-kavramsal-analizi-ve-kisa-bir-lenin-elestirisi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 28 Aug 2011 22:19:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ulpian</dc:creator>
				<category><![CDATA[Din, İdeoloji ve Dogma Eleştirisi]]></category>
		<category><![CDATA[materyalist]]></category>
		<category><![CDATA[materyalist felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[materyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[natüralist]]></category>
		<category><![CDATA[natüralizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.dinelestirisi.com/?p=2046</guid>
		<description><![CDATA[Materyalizm ve natüralizm kelimeleri günümüzün bilim ve felsefe literatüründe genelde eş anlamlı olarak kullanılıyor. Yani karşımızda iki farklı, hatta zıt ekol değil, sadece aynı içerik için kullanılan iki farklı kelime var. Güncel literatürden birkaç örnek vermek gerekirse: Mario Bunge (Arjantinli fizikçi ve filozof) ve Martin Mahner (Alman biyolog ve bilim felsefecisi)&#8217;in 2004&#8242;te birlikte yayımladıkları &#8221;Über die Natur [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><img class="alignleft size-medium wp-image-2067" title="materyalizm-natüralizm (2)" src="http://www.dinelestirisi.com/wp-content/uploads/2011/08/materyalizm-natüralizm-21-300x300.jpg" alt="" width="300" height="300" />Materyalizm</em> ve <em>natüralizm</em> kelimeleri günümüzün bilim ve felsefe literatüründe genelde eş anlamlı olarak kullanılıyor. Yani karşımızda iki farklı, hatta zıt ekol değil, sadece aynı içerik için kullanılan iki farklı kelime var.</p>
<blockquote>
<p style="padding-left: 60px;">Güncel literatürden birkaç örnek vermek gerekirse:</p>
<ul>
<li><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Mario_Bunge" target="_blank">Mario Bunge</a> (Arjantinli fizikçi ve filozof) ve <a href="http://de.wikipedia.org/wiki/Martin_Mahner" target="_blank">Martin Mahner</a> (Alman biyolog ve bilim felsefecisi)&#8217;in 2004&#8242;te birlikte yayımladıkları &#8221;<a href="http://www.amazon.de/%C3%9Cber-Natur-Dinge-Materialismus-Wissenschaft/dp/3777613215" target="_blank">Über die Natur der Dinge &#8211; Materialismus und Wissenschaft</a>&#8221; (Eşyanın Tabiatı Üzerine &#8211; Materyalizm ve Bilim) adlı eserde (S. 7-13),  &#8221;ontolojik natüralizm&#8221; ile &#8221;ontolojik materyalizm&#8221;in genelde aynı anlamda kullanıldığına dikkat çekiliyor. Fakat yazarlar, &#8221;materyalizm&#8221; terimini daha net buldukları ve &#8221;natüralizm&#8221;in daha geniş de yorumlanabileceğinden hareketle kendi pozisyonları için &#8221;materyalizm&#8221; terimini tercih ediyorlar.</li>
</ul>
<ul>
<li><a href="http://de.wikipedia.org/wiki/Gerhard_Vollmer" target="_blank">Gerhard Vollmer</a> (Alman fizikçi ve filozof), felsefî natüralizmi açıkladığı ve savunduğu <a href="http://fowid.de/fileadmin/textarchiv/Vollmer_Gerhard/Naturalismus_TA2003_13.pdf" target="_blank">şu makalesinde</a> (2003) şöyle diyor:<br />
S.7 (kendi çevirimle)<br />
&#8221;<em>Dolayısıyla materyalizm-spiritüalizm ayırımında natüralistler, materyalizme dahildir, materyalizmin her formu için bu geçerli olmasa da. Bilhassa klasik materyalizm, tüm gerçekliğin maddesel olduğu iddiasındaydı. Oysa Clerk Maxwell&#8217;le birlikte fizik bilimi, alan, dalga ve ışınlara da gerçeklik isnat etmenin anlamlı olduğu kanaatine vardı. Burada &#8221;parçacıklardan&#8221; söz edilse bile (mesela ışık parçacıklarından, ışık kuantumlarından, fotonlardan), her halükarda durağan kütlesi olmayan parçacıklar var karşımızda. Bu tür sistemler kütlesi üzerinden değil, fakat enerjisi üzerinden karakterize edilebilir. Bu yüzden daha karmaşık olan &#8216;Madde-Enerji&#8217; terimini kullanıyoruz.</em>&#8221;</li>
</ul>
<ul>
<li>Biyolog ve bilim felsefecisi (&#8216;yaratılış&#8217; ve &#8216;akıllı tasarım&#8217; akımlarına karşı yazdığı reddiyelerle bilinen) <a href="http://www.martin-neukamm.de/" target="_blank">Martin Neukamm</a>, Almanyadaki natüralizm ve materyalizmin en meşhur temsilcilerinin yayımladığı &#8221;Aydınlanma ve Eleştiri&#8221; (Aufklärung und Kritik) dergisinin 2009/1 sayısında yayınlanan &gt;<a href="http://www.gkpn.de/Neukamm_Nullhypothese.pdf" target="_blank">şu makalesinde</a>&lt; natüralizmi hem ontolojik ve hem de epistemolojik bağlamda ele alıyor ve makale boyunca natüralizm ile materyalizm sözcüklerini eş anlamlı olarak kullanıyor.</li>
</ul>
<ul>
<li>Yine natüralizmin günümüzdeki en etkin savunucularından sayılabilecek olan <a href="http://de.wikipedia.org/wiki/Bernulf_Kanitscheider" target="_blank">Bernulf Kanitscheider</a> (filozof ve bilim teorisyeni), mesela &#8221;<a href="http://www.amazon.de/Materie-ihre-Schatten-Naturalistische-Wissenschaftsphilosophie/dp/3865690157/ref=sr_1_1?ie=UTF8&amp;qid=1295318057&amp;sr=1-1" target="_blank">Madde ve Gölgesi &#8211; Natüralist Bilim Felsefesi</a>&#8221; (2007) adlı eserinin 63. sayfasında şöyle diyor:<br />
(kendi çevirimle)<br />
&#8221;<em>Natüralizmin modern, seküler doğa bilimlerine dayanan, yeni bir felsefî pozisyon olduğu sanılabilir. İlginçtir ki, durum öyle değil ama. Eski Yunan doğa felsefesinde, şaşılacak derecede net bir materyalizm savunan bir dizi düşünüre rastlarız</em>.&#8221;&nbsp;</p>
<p>Sırf bu cümleden de anlaşılabileceği gibi, Kanitscheider de, natüralizm ve materyalizm kelimelerini eş anlamlı olarak kullanıyor.</li>
<p>&nbsp;</ul>
</blockquote>
<p>Şimdilik bu ortak içeriği genel bir ifadeyle “her türlü doğaüstü varlığın, gücün vs. reddi” olarak tarif edebiliriz. <em>Natüralizm</em> kelimesinin -bu bağlamda ve bu anlamda- kullanılması oldukça yeni sayılabilecekken, <em>materyalizm </em>sözcüğünün bu manadaki kullanılışı çok daha eskilere dayanıyor.</p>
<p>Bu yazıda, söz konusu içerik için <em>natüralizm</em> kelimesinin daha uygun olduğunu göstermeye çalışacağım ve bu bağlamda Leninist terminolojinin bir eleştirisini sunacağım.</p>
<p>(Makalenin konusu &#8216;diyalektik materyalizm&#8217; değil. Makale sadece, Marx’tan önce de, sonra da var olan ‘materyalist’ düşünce için bugün ‘natüralist’ kelimesinin daha uygun olduğunu ve neden daha uygun olduğunu göstermeye çalışıyor ve Lenin&#8217;in bu bağlamda düştüğü kavramsal hatayı değerlendiriyor.)</p>
<p><a name="A"></a><a href="#1">1. Materyalizm ve Natüralizm’in Birinci Ön-Şartı: Ontolojik Realizm</a><br />
<a href="#2">2. Materyalizm ve Natüralizm’in İkinci Ön-Şartı: Epistemolojik Realizm</a><br />
<a href="#3">3. Materyalizm’den Natüralizm’e Doğru</a><br />
<a href="#4">4. Lenin’in Madde ve Materyalizm Kavramı</a><br />
<a href="#5">5. Sonuç</a><br />
<br class="clear" /></p>
<h2 style="text-align: center;"><a name="1"></a><a href="#A">1. Materyalizm ve Natüralizm’in Birinci Ön-Şartı: Ontolojik Realizm</a></h2>
<p>Doğaüstünün reddinden, yani materyalizm/natüralizm kavramlarının ilgili olduğu alana girmeden önce cevaplanması gereken -kadim felsefî- soru, “Benden, bilincimden bağımsız (bilincimin dışında) objektif bir gerçeklik var mı, yoksa herşey sadece bilincimin bir kurgusu mu?”</p>
<p>Bilinçten bağımsız objektif gerçekliği reddeden görüşler (kısmen kendi aralarında da farklılıklar gösteren): <em>ontolojik <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Solipsism">solipsizm</a></em>, <em>radikal <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Constructivist_epistemology">konstrüktivizm</a></em>, <em>sübjektivizm</em> ve <em>idealizm</em>.<br />
Bilinçten bağımsız objektif gerçekliği kabul eden görüşe <em>ontolojik <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Philosophical_realism">realizm</a></em> veya <em>objektivizm</em> deniyor.</p>
<p>Burada önemli olan, bilincimizden bağımsız objektif bir gerçekliğin varlığını kabul etmenin materyalizm/natüralizm için yeterli olmayışı. Nitekim doğaüstü varlıklar ve güçler iddia eden ‘idealist’ görüşler de zaten, bunların bizim bilincimizden bağımsız objektif gerçekliğini savunmaktalar. Örneğin cinlerin varlığını iddia edenler, cinlerin sadece bilincin bir kurgusu olduğunu değil, bizden, bilincimizden bağımsız yani objektif, fakat doğaüstü gerçekliği olduğunu savunuyorlar.<br />
<br class="clear" /></p>
<h2 style="text-align: center;"><a name="2"></a><a href="#A"><br />
2. Materyalizm ve Natüralizm’in İkinci Ön-Şartı: Epistemolojik Realizm</a></h2>
<p>Burada kullandığım ‘epistemolojik realizm’ terimi, literatürde bu bağlamda ve bu şekliyle çok fazla rastlanan bir terim değil. Söylemek istediğim şu: bilincimizden, duyu organlarımızdan ve beynimizden bağımsız bir objektif gerçekliğin varlığını kabul ettikten (veya en azından varsaydıktan) sonra, bilincimizin (duyu organlarımızın, beynimizin vs.) bu objektif gerçekliği ‘<em>bir şekilde, herhangi bir oranda</em>‘ kavrayabileceğini de kabul etmemiz (en azından varsaymamız) gerekiyor. Aksi takdirde materyalizm/natüralizm alanına henüz adım atmadan yolumuz tıkanmış olacaktır. Çünkü bilincimizden bağımsız bir objektif gerçeklik hakkında hiçbir şekilde ve hiçbir şey bilemezsek, ‘materyalist/natüralist’ bir tutum belirlemek de anlamsız kalacaktır.</p>
<p>Objektif gerçekliği ‘<em>hangi şekilde ve hangi oranda</em>‘ kavrayabileceğimiz sorusu ise epistemoloji alanında işleniyor. Ve bu alanda ‘hiç birşey’ ile ‘herşey’ uçları da dahil olmak üzere sayısızca ara-tutum da savunulmuş tarih boyunca.</p>
<p>İki uç tutum:</p>
<ul>
<li>Objektif gerçeklik hakkında hiçbir şey bilemeyeceğimizi, bilincimizden bağımsız bir objektif gerçeklik olsa bile, bilincimize tamamen kapalı olduğunu savunan epistemolojik <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Solipsism">solipsizm</a>, radikal <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Philosophical_skepticism">skeptisizm</a></li>
</ul>
<ul>
<li>Bilincimizin objektif gerçekliği olduğu gibi algılayabildiğini, gerçeklik algımızın ‘asıl’ gerçekliğin orijinaline sadık bir kopyadan ibaret olduğunu düşünen <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Naive_realism">naif realizm</a>.</li>
</ul>
<p>Birinci uç tutumu takınırsak, bilim yapmamız da, gerçeklik hakkında herhangi bir (materyalist veya idealist) savda bulunmamız da baştan mümkün gözükmüyor.</p>
<p>İkinci uç tutumun ise yanlış olduğunu, bugün modern bilimin ulaştığı sayısızca farklı alandaki neticeyle artık biliyoruz (tabii bilimin bu neticelerini kâle alabilmemiz için bilincimiz dışında bir gerçeklik olduğunu ve bu gerçekliğin -tam ve olduğu gibi algılayamasak da- bilincimize büsbütün kapalı olmadığını varsaymak durumundayız). Biyolojik evrimin ürünü olan insanın duyuları ve beyni, bilinci dışındaki (bilincinden bağımsız) gerçekliği tam ve eksiksiz olarak algılayacak ve kavrayacak şekilde değil, içinde bulunduğu ortamda <em>hayatta kalabilecek </em>şekilde oluşmuş. Işıkların, seslerin, kokuların vs. sadece çok ufak bir oranı duyularımız tarafından algılanabilmekte ve bazı nesneler için hiçbir duyu organımız yok. Beynimiz de, duyulardan aldığı bilgilerden yine insanın içinde yaşadığı ortama en iyi uyum sağlayabileceği ve hayatta kalabileceği şekilde bir ‘kurgu’ üreterek bilincimize ‘yollamakta’.</p>
<p>Kısacası, bilincimiz &#8216;objektif gerçekliğin&#8217; orijinaline sadık bir kopyasını değil, sadece birçok açıdan kısıtlı ve kesin olmayan bir suretini kavrayabilmekte. Ve bu &#8216;sureti&#8217;, yani gerçeklik hakkındaki bilgimizi giderek genişletme ve netleştirme, başka bir deyişle ‘gerçeklik algımızı’ gittikçe gerçekliğin kendisiyle daha çok örtüştürme çabasına bugün <em>bilim</em> diyoruz.</p>
<p>Yukardaki iki uç tutum arasında bir yerde olan bu tutuma da -epistemolojik bağlamda- <em>eleştirel realizm</em> veya <em>şüpheci realizm</em> diyebiliriz.</p>
<p><br class="clear" /></p>
<h2 style="text-align: center;"><a name="3"></a><a href="#A">3. Materyalizm’den Natüralizm’e Doğru</a></h2>
<p>Buraya kadar, “materyalizm/natüralizm doğru mudur, yanlış mıdır (veya en azından makûl bir varsayım mıdır)?” tartışmasının <em>ön şartlarını</em> işlemeye çalıştım.</p>
<ul>
<li>Birinci adım olarak: Doğa algımızın, hiç bir dış gerçekliğe dayanmayan salt bilincimizin kurgusu olduğu görüşünü reddedip, bilincimiz dışında, bilincimizden bağımsız objektif bir gerçekliğin -materyalist/natüralist olsa da olmasa da- varlığını kabul ettik (veya en azından varsaydık).</li>
</ul>
<ul>
<li>İkinci adım olarak ise: Bu objektif gerçekliğin algımıza büsbütün kapalı olduğu, gerçeklik algımız ile objektif gerçekliğin birbirinden tamamen bağımsız olduğu görüşünü reddedip, kısıtlı, eksik ve şüpheli olsa da, objektif gerçekliğin kendisini -bu gerçeklik materyalist/natüralist olsa da olmasa da- algılayabileceğimizi ve kavrayabileceğimizi kabul ettik (veya en azından varsaydık).</li>
</ul>
<p>Bu noktadan sonra, ve ancak bu noktadan sonra, materyalizm/natüralizm hakkında olumlu veya olumsuz bir savda bulunabiliriz:</p>
<ul>
<li>Materyalizm, işte bu bilincimizden bağımsız var olan ve bilincimize büsbütün kapalı olmayan objektif gerçekliğin maddeden ve sadece maddeden müteşekkil olduğunu savunur.</li>
</ul>
<p>Eğer bu iddianın bir anlamı olacaksa, (maddenin ‘mahiyeti’ hakkında kesin ve derin bilgilere sahip olmasak bile) ‘madde’ kelimesinin az çok net bir tanımı gerekir. Eğer ‘madde’ kelimesinin henüz tanımlama işleminde ‘var olan herşey’ dersek, o zaman materyalizm hiçbir içeriği olmayan, boş bir <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Tautology_%28logic%29">totolojiden</a> ibaret kalır.</p>
<p>Bu yüzden maddenin ‘az çok’ net bir tanımı şarttır ve gerek felsefe, gerekse daha sonra bilim tarafından böyle bir tanım verilmiştir de:</p>
<ul>
<li><em>Hacmi ve kütlesi olan (yani üç boyutlu uzayda yer kaplayan ve ‘ağırlığı’ olan) parçacık.</em></li>
</ul>
<p><em> </em><br />
Fakat özellikle son bir-iki yüzyıl içerisinde, ‘objektif gerçekliğin’ bu anlamda maddeden ibaret olmadığını anladık. Gama ışını, kozmik ışın, mikrodalga vs. gibi ‘gerçekliklerin’ kütlesi yok. Elbette ki, bu hiçbir şekilde idealizmin/süpernatüralizmin doğrulandığı anlamına gelmez. Çünkü bu yeni keşfedilen olgular da, evrenin doğal olguları, doğa yasalarına tâbi, incelenebilir, test edilebilir türden. ‘Sihirli’, ‘mistik’, ‘doğaüstü’ hiçbir yanı yok. Ama yine de yukardaki tanımıyla <em>madde</em> değiller. Belki, bu olgular için “maddenin farklı bir durumu” diyebiliriz, ama birincisi bu, bahsedilen ‘durumların’ madde olmadığı gerçeğini değiştirmez, ikincisi bilimin ilerde “maddenin farklı bir durumu” diyemeyeceğimiz kütlesiz (fakat doğal, doğa yasalarına tâbi) olgular keşfetmeyeceğinden emin olamayız.</p>
<p>Dolayısıyla materyalizm, yerine artık ‘natüralizm’ demek daya uygun ve zaten günümüzün (marksist olmayan) bilim insanları ve bilim felsefecileri de daha çok bu kelimeyi tercih etmekteler.</p>
<ul>
<li>Natüralizm, objektif gerçekliğin doğal olgulardan ve sadece doğal olgulardan müteşekkil olduğunu, doğaüstü hiçbir varlığın veya gücün (sihir, büyü, cin, peri, tanrı vs.) olmadığını savunur.</li>
</ul>
<p>Bugün kendi tutumu için ‘materyalist’ kelimesini tercih edenler de, ‘natüralist’ kelimesini tercih edenler de -bu bağlamda- aynı görüşteler. Materyalistler, kütlesi olmayan örn. elektromanyetik dalgaları reddediyor değil, natüralistler ise herhangi bir idealist/doğaüstü &#8216;sızmaya&#8217; kapı aralıyor değil. Fakat benimsemiş oldukları bu ortak tutum için ‘natüralist’ sözcüğü semantik açıdan daha uygun gibi görünüyor, çünkü (bilincimiz dışında, bilincimizden bağımsız var olan, algı ve kavrama yetimize tamamen kapalı olmayan) objektif gerçekliğin sadece maddeden (kütleli parçacıklardan) ibaret olmadığını biliyoruz artık.<br />
<br class="clear" /></p>
<h2 style="text-align: center;"><a name="4"></a><a href="#A"><br />
4. Lenin’in Madde ve Materyalizm Kavramı</a></h2>
<p>Bugünün seviyesinde olmasa bile, <em>Lenin</em> zamanındaki bilim de ‘objektif gerçekliğin’ sadece kütleli parçacıklardan, yani maddeden ibaret olmadığı kanaatine varma sürecindeydi. Ve Lenin kendisini, materyalizmi savunmak konumunda görüyordu.</p>
<p>Modern bilimin bu yeni keşifleri karşısında, terminolojik esneklik gösterip daha uygun kelimeler tercih etmek yerine, ‘madde’ sözcüğünde ısrarlıydı.</p>
<p>Bu konuyu ele aldığı ‘<strong>MATERYALİZM VE AMPİRYOKRİTİSİZM</strong>‘ adlı çalışmasında, karşı görüşteki bazı yazarların bu bağlamda kullandığı ‘madde yok oluyor’ sloganını işliyor, idealist fantazilere karşı birçok haklı ve yerinde argümanlar geliştiriyor, ‘madde’nin fiziksel tanımıyla felsefî tanımını ayırt etmeyenleri suçluyor ve şu neticeye varıyor:</p>
<ul>
<li><strong><a href="http://www.marxists.org/archive/lenin/works/1908/mec/five2.htm#v14pp72h-258">İngilizcesi<br />
</a></strong><em>&#8220;Matter is disappearing&#8221; means that the limit within which we have hitherto known matter is vanishing and that our knowledge is penetrating deeper; properties of matter are likewise disappearing which formerly seemed absolute, immutable, and primary (impenetrability, inertia, mass, etc.) and which are now revealed to be relative and characteristic only of certain states of matter. For the sole “property” of matter with whose recognition philosophical materialism is bound up is the property of being an objective reality, of existing outside our mind.</em></li>
</ul>
<p>&nbsp;</p>
<ul>
<li><strong><a href="http://www.leipziger-kritiken.de/Lenin-Werke-Band-14.pdf">Almancası:<br />
</a></strong>&#8220;<em>Die Materie verschwindet&#8221; heißt: Es verschwindet jene Grenze, bis zu welcher wir die Materie bisher kannten, unser Wissen dringt tiefer; es verschwinden solche Eigenschaften der Materie, die früher als absolut, unveränderlich, ursprünglich gegolten haben (Undurchdringlichkeit, Trägheit, Masse usw.) und die sich nunmehr als relativ, nur einigen Zuständen der Materie eigen erweisen. Denn die einzige „Eigenschaft“ der Materie, an deren Anerkennung der philosophische Materialismus gebunden ist, ist die Eigenschaft, objektive Realität zu sein, außerhalb unseres Bewußtseins zu existieren.</em></li>
</ul>
<p>&nbsp;</p>
<ul>
<li><span style="text-decoration: underline;">Çevirim</span>:<br />
&#8220;<em>Madde yok oluyor&#8221; cümlesi, aslında maddeyi şimdiye kadar bildiğimiz sınırın yok olması anlamına gelir, bilgimiz daha derinlere ulaşıyor; maddenin daha önce mutlak, değişmez, aslî sanılan özellikleri (‘delinemezlik’, atalet, kütle vs.) yok oluyor ve rölatif oldukları, maddenin sadece belli bir durumuna özgü oldukları anlaşılıyor. Maddenin, felsefî materyalizm tarafından şart koşulan yegâne ‘özelliği’, bilincimiz dışında objektif gerçekliği olmasıdır.</em>&#8220;</li>
</ul>
<p>&nbsp;</p>
<p>Görüldüğü gibi Lenin, ‘maddecilik’ kelimesinden vazgeçmemek için, ‘madde’ kelimesinin tamamen içini boşaltmış ve savunduğu materyalizm felsefesini bu ifadeleriyle boş bir <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Tautology_%28logic%29">totolojiden</a> ibaret bırakmıştır.</p>
<p>Son cümleyi tekrar okuyalım.</p>
<ul>
<li>&#8221;<em>Maddenin, felsefî materyalizm tarafından şart koşulan yegâne ‘özelliği’, bilincimiz dışında objektif gerçekliği olmasıdır.</em>.&#8221;</li>
</ul>
<p>Eğer ‘madde’ kelimesini Lenin’in önerisine uyarak, ‘bilincimiz dışında/bilincimizden bağımsız objektif gerçekliği olan şey’ olarak tanımlarsak (bkz. yukardaki 1. Başlık – Ontolojik Realizm), o zaman materyalizmin iddia ettiği ‘objektif gerçeklik sadece maddeden müteşekkildir’ cümlesinin hiçbir anlamı kalmıyor. Çünkü zaten baştan ‘madde’yi bu şekilde tanımlamış oluyoruz.</p>
<p>Böylesi esnek bir madde tanımıyla Lenin, objektif gerçekliği olan elektromanyetik dalgaları ve bilim tarafından belki ileride daha keşfedilebilecek diğer her türlü kütlesiz doğal olguyu ‘madde’ kelimesi altında toplamış oluyor. Fakat: Kelimeyi, doğal olmayan her türlü olguyu da kapsayacak şekilde tanımladığını farkedemiyor. Örneğin cinlerin varlığını iddia edenler de zaten cinlerin sadece bilincin bir kurgusu olduğunu değil, bilincimiz dışında objektif gerçekliği olduğunu savunuyorlar. Lenin’in bu materyalizm tanımına göre -kavramsal olarak- cinlerin varlığını kabul etmek de, materyalizmle uyuşuyor artık! Çünkü materyalistin, birşeyin madde olabilmesi için tek şart koştuğu özellik, bilinç dışında objektif gerçekliği olması. Burada cinlerin varlığı iddiasının doğru olup olmaması değil konu edilen, Lenin’in ‘materyalizm’ tanımına göre cinlerin varlığı iddiasının bile <em>kavramsal olarak</em> materyalizmle artık uyuşması söz konusu.</p>
<p>Elbette Lenin, bu yeni materyalizm tanımını yaparken, tanımından çıkan sonuçları görmedi, yani bu gibi doğaüstü savları da ‘materyalizm’ altında toplamak istemiş olamaz, kastettiği daha çok yukarda ‘natüralizm’ olarak tanımlanan düşüncelerdi. Fakat muhtemelen, marksizmde genel olarak gözlemlenen, ortaya atılmış hiçbir iddiadan, kullanılmış hiçbir kelimeden ne pahasına olursa olsun vazgeçmeme dürtüsüyle bu denli hatalı bir tanıma gidebildi.</p>
<p>Tanımın hatalı olduğunu görmemek neredeyse mümkün değil oysa:</p>
<p><strong>Materyalizm</strong>: “Bilincimizden bağımsız var olan objektif gerçeklik, sadece <strong><em>maddeden</em></strong> müteşekkildir.”</p>
<p><strong>Madde</strong>: “Bilincimizden bağımsız objektif var olan şeyler.”</p>
<p>=&gt; “Bilincimizden bağımsız var olan objektif gerçeklik, sadece bilincimizden bağımsız var olan şeylerden müteşekkildir.”</p>
<p>Materyalizmin bu tanımına göre, materyalizm artık hiçbir şey iddia etmiyor, hiçbirşey ifade etmiyor, tamamen içeriksiz ve boş. “Madde maddedir” cümlesi gibi…</p>
<p><br class="clear" /></p>
<h2 style="text-align: center;"><a name="2"></a><a href="#A">5. Sonuç</a></h2>
<p>Günümüzde (bilim ve felsefe bağlamında) materyalizm ve natüralizm sözcükleri genelde eşanlamlı kullanılır, birincisini tercih edenler de, ikincisini tercih edenler de (bu bağlamda) aynı görüşteler. Fakat yukarda gördüğümüz gibi, daha eski ve köklü olan materyalizm kelimesi artık kavramsal olarak tam uymuyor. ‘Uyar’ hale getirmek için, ‘madde’ kelimesini aşırı geniş tanımlama girişimleri ise, materyalizm teriminin tamamen içini boşaltıyor.</p>
<p>Bu yüzden terminolojik temizliğe önem vermek istiyorsak, daha uygun bir kelime üzerinde yoğunlaşmakta fayda var. Zaten modern bilim ve bilim felsefesi literatüründe ‘<a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Naturalism_%28philosophy%29">natüralizm</a>’ terimi günümüzde çok daha yaygın olarak kullanılmakta.<br />
<br class="clear" /></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.dinelestirisi.com/din-ideoloji-ve-dogma-elestirisi/"><img class="size-full wp-image-1061     aligncenter" title="Din, İdeoloji ve Dogma Eleştirisi" src="http://www.dinelestirisi.com/wp-content/uploads/2010/04/Kuran-Elestirisi-Türk-Ateizm-ateist.png" alt="Kuran Eleştirisi Türkiye ateizm" width="36" height="36" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.dinelestirisi.com/din-ideoloji-ve-dogma-elestirisi/materyalizm-naturalizm-terimlerinin-kavramsal-analizi-ve-kisa-bir-lenin-elestirisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Allahsızlık Ahlâksızlık mıdır? &#8211; ateizm ve ahlâk ilişkisi üzerine</title>
		<link>http://www.dinelestirisi.com/din-ideoloji-ve-dogma-elestirisi/allahsizlik-ahlaksizlik-midir-ateizm-ve-ahlak-iliskisi-uzerine/</link>
		<comments>http://www.dinelestirisi.com/din-ideoloji-ve-dogma-elestirisi/allahsizlik-ahlaksizlik-midir-ateizm-ve-ahlak-iliskisi-uzerine/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 30 Apr 2011 06:41:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ulpian</dc:creator>
				<category><![CDATA[Din, İdeoloji ve Dogma Eleştirisi]]></category>
		<category><![CDATA[ahlak ve hukuk felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[ahlaki değerler dinin tekelindemidir]]></category>
		<category><![CDATA[ahlakın dine özgüleştirilmesi]]></category>
		<category><![CDATA[ahlakın kaynağı]]></category>
		<category><![CDATA[Allah olmadan ahlak olurmu]]></category>
		<category><![CDATA[allah ve etik]]></category>
		<category><![CDATA[ateist ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[ateistleri ahlaksız sanmak]]></category>
		<category><![CDATA[ateistlerin ahlakı]]></category>
		<category><![CDATA[ateistlerin ahlaksızlığı]]></category>
		<category><![CDATA[ateizm ve ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[ateizm ve erdem]]></category>
		<category><![CDATA[ateizm ve etik]]></category>
		<category><![CDATA[ateizmin ahlak felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[ateizmin erdemi]]></category>
		<category><![CDATA[din olmadan ahlak olurmu]]></category>
		<category><![CDATA[din ve ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[din ve erdem]]></category>
		<category><![CDATA[dindarlar daha mı ahlaklıdır]]></category>
		<category><![CDATA[dinsiz ahlak felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[dinsiz etik]]></category>
		<category><![CDATA[dinsizler ahlaksızmıdır]]></category>
		<category><![CDATA[dinsizler daha mı ahlaklıdır]]></category>
		<category><![CDATA[dinsizlik ve ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[ehli sünnet ve mutezile]]></category>
		<category><![CDATA[eşari ve maturidi]]></category>
		<category><![CDATA[eşariye]]></category>
		<category><![CDATA[etik değeler dinin tekelindemidir]]></category>
		<category><![CDATA[etik ve evrim]]></category>
		<category><![CDATA[Euthyphro ikilemi]]></category>
		<category><![CDATA[Euthyphronun dilemması]]></category>
		<category><![CDATA[Euthyphronun ikilemi]]></category>
		<category><![CDATA[felsefede iyilik ve kötülük]]></category>
		<category><![CDATA[hüsn-i zati]]></category>
		<category><![CDATA[hüsnü zati]]></category>
		<category><![CDATA[hüsün ve kubuh]]></category>
		<category><![CDATA[Hüsün-Kubuh Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[İslam ve ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[islamda iyilik ve kötülük]]></category>
		<category><![CDATA[iyiliğin kaynağı]]></category>
		<category><![CDATA[iyilik ve kötülüğün kaynağı]]></category>
		<category><![CDATA[iyilik ve kötülük]]></category>
		<category><![CDATA[kubh-ı zati]]></category>
		<category><![CDATA[kubhi zati]]></category>
		<category><![CDATA[mutezile ve eşariye]]></category>
		<category><![CDATA[normatif yargıların bilinebilirliği]]></category>
		<category><![CDATA[olgu ve değer sorunu]]></category>
		<category><![CDATA[Platon Euthyphro]]></category>
		<category><![CDATA[Sokrates ve Euthyphro]]></category>
		<category><![CDATA[tanrı iyimidir]]></category>
		<category><![CDATA[tanrı kötü olabilirmi]]></category>
		<category><![CDATA[teistik ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[teistik etik]]></category>
		<category><![CDATA[teizmin ahlaki tehlikeleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.dinelestirisi.com/?p=1822</guid>
		<description><![CDATA[Bu çalışma Turan Dursun Sitesi&#8216;nin Köşe Yazıları Bölümünde de yayımlanmıştır. &#8220;Din, insan haysiyetine bir hakarettir. Din olsa da olmasa da iyi insanlar iyi şeyler, kötü insanlar kötü şeyler yapar. Ama iyi insanların kötü şeyler yapabilmesi için din gereklidir.&#8220;(1) Steven Weinberg Düşünen, sorgulayan, şüphe duyan kimseler için bile, dinlerden zihinsel olarak kurtulma sürecinde en önemli engellerden [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #888888;"><em>Bu çalışma <strong>Turan Dursun Sitesi</strong>&#8216;nin Köşe Yazıları Bölümünde de <a href="http://turandursun.com/index.php?option=com_content&#038;view=article&#038;id=921:allahsizlik-ahlaksizlik-midir-ateizm-ve-ahlak-iliskisi-uzerine&#038;catid=57:afak-adali&#038;Itemid=110" target="_blank">yayımlanmıştır</a>.</em></span></p>
<p style="text-align: right;"><img class="alignleft size-full wp-image-1857" style="margin: 3px;" title="tanri-ve-ahlak" src="http://www.dinelestirisi.com/wp-content/uploads/2011/04/tanri-ve-ahlak.jpg" alt="" width="400" height="271" /></a>&#8220;<em>Din, insan haysiyetine bir hakarettir.<br />
</em><em>Din olsa da olmasa da iyi insanlar iyi şeyler, kötü insanlar kötü şeyler yapar.<br />
</em><em>Ama iyi insanların kötü şeyler yapabilmesi için din gereklidir.</em>&#8220;<strong><a name="1Dip" href="#Dip1">(1)</a></strong><br />
<em><strong>Steven Weinberg</strong></em></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<hr id="system-readmore" /><br class="clear" /><br />
Düşünen, sorgulayan, şüphe duyan kimseler için bile, dinlerden zihinsel olarak kurtulma sürecinde en önemli engellerden biri, bilincimize işlenmiş şu dogma olsa gerek:</p>
<ul>
<li>&#8220;<em>Tanrı şayet yoksa, bu, insanlar için hiçbir bağlayıcı etik kuralın da olmadığı anlamına gelir. Tanrı olmadan iyilik, adalet, hak, hukuk, ahlâk gibi kavramlarımızı hiçbir sağlam temele dayandıramayız, istisnasız herşey serbest olur. Bu yüzden Tanrı mutlaka olmalıdır</em>.&#8221;</li>
</ul>
<p>Bu yazıda buna benzer düşüncelerin içerdiği bazı yanlış varsayımları özetlemeyi deneyeceğim. Özellikle göstermeye çalışacağım husus ise şu olacak: Nasıl bir ahlâk ve adalet anlayışı benimsiyor olursak olalım -şayet &#8216;ahlâk&#8217;, &#8216;adalet&#8217;, &#8216;hak&#8217;, &#8216;hukuk&#8217; gibi kavramların <em>herhangi bir</em> özgün anlamı olacaksa- bu anlayışımızı tanrı iradesi üzerinden temellendirmek (tanrının varlığını <em>kabul etsek bile</em>) zaten teorik olarak imkânsız.</p>
<p>(Yazının sadece &#8216;ana-bölümünü&#8217; okumak isteyenler, doğrudan 5. altbaşlığa da zıplayabilirler.)<br class="clear" /><br />
<a name="bas"></a><a href="#1">1. Ahlâk/adalet ve tanrı kavramlarının genel çerçevesi</a><br />
<a href="#2">2. Tanrı fikrinin ahlâk için gerekli olması, tanrının varlığını kanıtlayabilir mi?</a><br />
<a href="#3">3. Ateistler ahlâksız mıdır?</a><br />
<a href="#4">4. Ateizmin öngördüğü bir normatif ahlâk felsefesi var mıdır?</a><br />
<a href="#5"><strong>5. Ahlâk anlayışımız, tanrı iradesi üzerinden neden temellendirilemez? &#8211; Euthyphro’nun ikilemi</strong></a><br />
<a href="#6">6. Ahlâkı tanrı iradesi ile ilişkilendirmenin zararlı sonuçları</a><br />
<a href="#7">7. Sonuç</a><br />
<a href="#8">dipnotlar</a><br />
<br class="clear" /><br />
<br class="clear" /></p>
<h2 style="text-align: center;"><a name="1"></a><a href="#bas">1. Ahlâk/adalet ve tanrı kavramlarının genel çerçevesi</a></h2>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;"> </span></strong></p>
<p>&#8220;<em>Ahlâk ve adalete dair düşünceler, ancak ve yalnızca bir tanrının iradesiyle mi temellendirilebilir?</em>&#8221; gibi bir soruyu incelemeden önce, soruda geçen &#8216;tanrı&#8217;, &#8216;ahlâk&#8217;, &#8216;adalet&#8217; gibi sözcüklerden <em>aşağı yukarı</em> ne kastedildiğini kabaca belirlememiz gerekiyor. Elbette her sözcükte yapabileceğimiz gibi &#8220;ahlâk nedir&#8221; veya &#8220;tanrı nedir&#8221; gibi sorular da sorabilir ve sözde felsefî, essensialist tartışmaların bulanık &#8216;derinliklerine&#8217; dalabiliriz. Anlaşılır içerikler ve net önermeler üzerinden değil de, salt kavramlar ve özcü tanımlar üzerinden yapılan bu gibi sözde &#8216;akıl yürütmelerinin&#8217; faydasını son derece kısıtlı buluyorum.<strong><a name="2Dip" href="#Dip2">(2)</a></strong> Bu sebeple &#8220;ahlâk nedir&#8221; veya &#8220;tanrı nedir&#8221; gibi sorular üzerinden &#8216;derunî&#8217; edebiyat üretmek yerine, bu sözcüklerle bu yazıda neyi kastettiğimin genel çerçevesini kabaca çizip, vakit kaybetmeden asıl meselelere girebilmeyi tercih ediyorum:</p>
<p><em>Tanrı</em> kelimesinden kastım, günümüzdeki bütün monoteist dinlerin ve ayrıca deizmin ortak payda olarak varlığını iddia ettiği, <em>evreni veya evrenin oluşumundaki ilk maddeyi yaratan, doğaüstü, sonsuz bilgili, <span style="text-decoration: underline;">bilinç ve irade sahibi</span> varlık</em>. Hani benim gibi ateistlerin, var olduğuna inanmadığı o varlık&#8230;<strong><a name="3Dip" href="#Dip3">(3)</a></strong></p>
<p>Benzer şekilde <em>ahlâk</em>, <em>etik</em>, <em>adalet</em>, <em>erdem</em>, <em>iyilik</em> gibi (aslında tam olarak eşanlamlı olmayan) sözcükleri de bu yazıda, bu sözcükleri kullanan hemen herkesin ortak paydasını kapsayacak en genel çerçevede kullanıyorum: Meselâ zorda kalmadan sebepsiz yere ve kasten suçsuz insanları öldürmek, çocuklara karşı ağır fiziksel veya cinsel şiddet uygulamak, kadınlara tecavüz etmek vs. gibi eylemler hangi dünya görüşüne sahip olursak olalım, öyle veya böyle, neredeyse hepimizin &#8216;kötü&#8217;, &#8216;yanlış&#8217;, &#8216;adaletsiz&#8217; diyeceği eylemlerdendir. Gölde boğulmakta olan masûm bir çocuğu kurtarmaya, yolunu kaybetmiş bir köre yardımcı olmaya, kolyesini düşüren bir kadına kolyesini iade etmeye ise yine hemen hemen hepimiz, herhangi bir anlamda &#8216;iyi&#8217;, &#8216;doğru&#8217;, &#8216;güzel&#8217; deriz.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;"> </span></strong></p>
<p><br class="clear" /><br />
<br class="clear" /></p>
<h2 style="text-align: center;"><a name="2"></a><a href="#bas">2. Tanrı fikrinin ahlâk için gerekli olması, tanrının varlığını kanıtlayabilir mi?</a></h2>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;"> </span></strong></p>
<p>Aşağıda, ahlâk anlayışımız için tanrı fikrinin gerekli olmadığını, çünkü ahlâk anlayışımızı (hangi içerikte olursa olsun) tanrı fikri ile temellendirmenin zaten imkânsız olduğunu göstermeye çalışacağım. Ama bir ân olsun, tanrının her türlü ahlâk anlayışı için mutlaka gerekli olduğunu, tanrı fikri olmadan ahlâka, adalete, iyiliğe dair düşüncelerimizi hiçbir şekilde gerekçelendiremeyeceğimizi, bunun ancak ve sadece tanrı fikriyle mümkün olduğunu farzedelim. Bu varsayımımız, tanrının <em>varlığına</em> dair herhangi bir argüman işlevi görebilir mi? Biraz düşündüğümüzde herkesin vereceği cevap bence &#8216;hayır&#8217; olmalıdır.</p>
<p>Tanrı fikri olmadan ahlâk ve adalete dair normatif yargılarımızın hepsi boş ve dayanaksız olsaydı bile, bu durum, olsa olsa, tanrının varlığının &#8216;istememiz gereken&#8217; birşey olduğuna, &#8216;umarım vardır&#8217; dememiz gerektiğine veya tanrı fikrinin etik mülâhazalar için gerekli bir normatif varsayım olduğuna işaret olurdu. Fakat tanrının <em>gerçekten var olduğuna</em> değil.</p>
<p>Tanrının varlığına dair deliller veya en azından varlığını daha muhtemel kılacak argümanlar, apayrı bir düzlemde yer almalıdır. Örneğin &#8220;<em>evrenin mutlak bir başlangıcı olmalı</em>&#8221; gibi kozmolojik argümanlar veya &#8220;<em>bu kadar hassas dengeler üzerine kurulu ve bu denli karmaşık sistemler ancak bilinçli bir tasarımın ürünü olabilir</em>&#8221; gibi teleolojik argümanlar sunulup tartışılabilir. Böyle bir tartışma, tanrının <em>varlığı</em> üzerine yürütülen bir tartışma olur. Ancak, &#8220;<em>Tanrı fikri olmadan ahlâk ve adalet olmaz</em>&#8221; gibi bir önerme doğru olsa bile, sadece tanrı fikrinin etik alanında gerekli bir aksiyom veya varsayım olduğunu gösterir, tanrının gerçekten var olduğunu değil.</p>
<p>Aynı şekilde, bu yazıda savunduğum gibi, ahlâka ve adalete dair düşüncelerimiz için tanrı fikrine ihtiyacımızın olmaması, hattâ etik görüşlerimizi tanrı iradesi ile temellendirmenin imkânsız oluşu da, tanrının <em>yokluğuna </em>dair bir argüman olamaz.</p>
<p><br class="clear" /><br />
<br class="clear" /></p>
<h2 style="text-align: center;"><a name="3"></a><a href="#bas">3. Ateistler ahlâksız mıdır?</a></h2>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;"> </span></strong></p>
<p><img class="alignleft size-medium wp-image-1871" style="margin: 5px;" title="ateistler-ahlaksizmidir" src="http://www.dinelestirisi.com/wp-content/uploads/2011/04/ateistler-ahlaksizmidir-300x190.jpg" alt="ateistlerin ahlakı" width="300" height="190" /></a></p>
<p>Bazı teistlerde -sanırım bilhassâ yaşlı nesillerde- ateistlerin (en azından orantısal olarak) dindarlara göre daha erdemsiz olduğuna dair bir önyargının hâlâ hakim olduğunu hepimiz tahmin ediyoruzdur sanırım. Bu yazının ana konusu, bu tarz -deyim yerindeyse- <em>avamî</em> önyargılar değil aslında. İşlemek istediğim (aşağıda işlemeye çalışacağım) asıl dindar tezi şu: &#8220;<em>tanrıya inanmayanlar erdemli, adaletli, dürüst olabilir. Ama bu ahlâk ve adalet anlayışlarını (tanrı fikrine başvurmadan) temellendiremezler, bu anlayışlarının bağlayıcı kaynağını, mahrecini sunamazlar</em>.&#8221;</p>
<p>Yine de asıl konuya girmeden önce, çok kısa bir şekilde ateistlerin fiilen erdemsiz olduklarına dair önyargılar hakkında birkaç hususa dikkat çekmek istiyorum.</p>
<p>Günümüzde ateist veya dinsiz oranı en yüksek olan ülkelere baktığımızda, bu ülkelerdeki suç oranlarının, cinayetlerin, dolandırıcılıkların, tecavüzlerin, hırsızlıkların vs. ateist/agnostik oranı çok az ülkelere göre daha yüksek olmadığını (hattâ genelde çok daha düşük olduğunu) görüyoruz.<strong><a name="4Dip" href="#Dip4">(4)</a></strong> Veya bir ülkenin genel nüfusundaki ateist oranıyla, suçlular içerisindeki ateist oranını kıyasladığımızda, ateistlerin dindarlara göre çok daha az oranda suç işlediğini görebiliriz.<strong><a name="5Dip" href="#Dip5">(5)</a></strong> Gerçekleştirilen tüm bilimsel anketler, ateist bireylerin inançlı bireylere göre, işkenceye, idam cezasına, çocuklara fiziksel şiddet uygulanmasına, ırkçılığa, cinsel ayrımcılığa orantısal olarak daha fazla karşı olduklarını, temel insan hakları ve çevrenin korunması gibi konulara yine inançlı bireylere göre çok daha fazla değer verdiklerini gösteriyor.<strong><a name="6Dip" href="#Dip6">(6)</a></strong></p>
<p>Ya da meselâ, dünya genelinde hangi ülkelerde iç barış düzeyinin yüksek ya da düşük olduğuna<strong><a name="7Dip" href="#Dip7">(7)</a></strong>, hangi ülkelerde basın özgürlüğünün hangi oranda mevcut olduğuna<strong><a name="8Dip" href="#Dip8">(8)</a>, </strong>hangi ülkelerde çocuklara karşı (fiziksel, cinsel, psikolojik) şiddetin yaygın olduğuna<strong><a name="9Dip" href="#Dip9">(9)</a></strong> bakalım ve tüm bunları hangi ülkelerde dinlerin çok etkin olduğu ve hangi ülkelerde dinlerin nisbeten daha etkisiz, ateist oranının ise yüksek olduğu ile karşılaştıralım. Açıkça göreceğiz ki, ateist oranı yüksek ve genel olarak dinî inançların zayıf olduğu ülkelerde bu ve bu gibi alanlarda kötüleşme değil, bariz bir iyileşme var. <strong> </strong></p>
<p>Elbette tüm bu istatistiksel gerçekleri açıklamak için, sadece din veya ateizm faktörünü öne süremeyiz. Tüm bu konuların karmaşık, içiçe geçmiş ekonomik, sosyolojik, siyasî, jeopolitik, tarihî vs. sebepleri var; din de bu içiçe geçmiş faktörlerden sadece bir tanesi, muhtemelen en belirleyicisi de değil. Ama her halükârda ateizmin insanları, toplumları daha ahlâksız, daha adaletsiz yaptığına dair herhangi bir ipucu yok. Aksine: insan hakları, kadın ve çocuklara insanca muamele, basın özgürlüğü, iç huzur, can ve mal güvenliği vs. gibi ahlâk ve adalet deyince (toplumsal bazda) ilk akla gelen standartlar, ateizm oranının yüksek olduğu ülkelerde bir hayli daha yüksek. Tüm bunların çok büyük ölçüde ekonomi ve eğitim düzeyiyle ilgili olduğunu elbette görmeliyiz. Örneğin bir ülkenin genel nüfusundaki ateist oranıyla, suçlular arasındaki ateist oranını karşılaştırdığımızda ve ateistlerin çok daha az suç işlediğini gördüğümüzde, bunun sebebini doğrudan din-ateizm faktöründe değil, ateist oranının daha yoğun olarak, eğitim düzeyi yüksek bireylerden oluşuyor olmasında aramalıyız. Bu alanda yapılan bütün ampirik araştırmalar, örneğin bilim insanları içerisindeki ateist ve agnostik oranının, mensup oldukları toplumdaki ateist/agnostik oranlarına göre çok daha yüksek olduğunu gösteriyor. Dünyanın her yerinde, bilim insanlarının (ilgili toplumdaki genel oranlarla kıyaslandığında) çok daha ufak bir kısmı tanrının varlığına inanmakta.<strong><a name="10Dip" href="#Dip10">(10)</a></strong> Dünya çapında en mühim bilimsel gelişmelere imza atan, alanlarında en saygın bilim insanlarının mensup olduğu <a href="http://www.nasonline.org/site/PageServer" target="_blank">ABD Ulusal Bilimler Akademisi</a> üyelerinin 90%&#8217;ından fazlası (!) ateist veya agnostik<strong><a name="11Dip" href="#Dip11">(11)</a>.</strong></p>
<p>Tarihe bir göz attığımızda da, gerek bizde gerek Batı&#8217;da, dinin toplumsal hayatta daha etkin olması ile suçların, zulümlerin, katliamların, tecavüzlerin vs. azalması arasında bir bağlantı bulmak pek mümkün değil. Aksine bugün çoğumuzun kabul ettiği insan hakları, düşünce özgürlüğü, kadın ve erkeğin hukukî eşitliği, bireysel özgürlükler, demokrasi gibi değer ve hakların dinî öğretilere ve bu öğretilerin muhafızlarına <em>karşı</em> verilen uzun mücadeleler neticesinde elde edildiğini biliyoruz hepimiz.</p>
<p>İnsanın dürüst, erdemli, adaletli, &#8216;iyi kalpli&#8217; olabilmesi için, doğaüstü, bilinç ve irade sahibi bir yaratıcıya inanması gerektiği önyargısı, hangi açıdan bakarsak bakalım, savunulabilir bir düşünce değil. Örneğin budizm dininde, bu şekilde bir tanrı inancı yok. Budistler, evreni yaratan, bilinç ve irade sahibi bir varlığa inanmıyorlar.<strong><a name="12Dip" href="#Dip12">(12)</a></strong> İslam&#8217;dan ve Hıristiyanlık&#8217;tan çok daha eski olan budizm dinine mensup insanların, müslüman veya hıristiyanlara göre daha ahlâksız, daha adaletsiz, daha zalim kişiler olduğunu söymemiz mümkün mü?</p>
<p>Ya da aynı şekilde tanrının varlığına inanmayan, yukarda bahsettiğim Bilimler Akademisi üyelerinin %90&#8242;ından fazlasının, dindarlara göre daha erdemsiz bir yaşam sürdüklerini, meselâ -teistlerden daha fazla- tecavüz, dolandırıcılık gibi şeyler yaptıklarını, çocuklarını ve eşlerini dövdüklerini, başkalarına kasten zarar verdiklerini söyleyebilir miyiz?</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;"> </span></strong></p>
<p><br class="clear" /><br />
<br class="clear" /></p>
<h2 style="text-align: center;"><a name="4"></a><a href="#bas">4. Ateizmin öngördüğü bir normatif ahlâk felsefesi var mıdır?</a></h2>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;"> </span></strong></p>
<p>Teist retorikçiler, Dostoyevski&#8217;nin meşhur &#8220;<em>Tanrı yoksa, herşey serbesttir</em>&#8221; özdeyişini sıkça kullanırlar. Söylenmek istenen, tanrı gibi mutlak bir istinat noktası olmadan, insanların nasıl davranması <em>gerektiğine dair</em> normatif yargılarımızın -iddiaya göre- hiçbir makûl dayanağının, nihaî temelinin bulunamayacağı.</p>
<p>Teistlerin bu retoriğindeki asıl vurgu, <em>&#8220;Tanrı yoksa neden insanlar fiilen iyilik de yapabiliyor?</em>&#8221; sorusu değil. Bu salt <em>betimsel</em> bir soru. Ve bu soruyu, yani bugün &#8216;iyi&#8217; olarak değerlendirdiğimiz &#8216;altrüist&#8217; (fedakâr) ve &#8216;kooperatif&#8217; (ortak işbirliğine dayalı) davranış kalıplarının ve merhamet, empati gibi duyguların gerek homosapiens türünde gerekse diğer birçok canlı türünde, biyolojik evrim mekanizmalarıyla milyonlarca yıllık evrimsel süreçte nasıl ve neden geliştiğini günümüz bilimleri gün geçtikçe daha etraflıca açıklayabiliyor zaten.<strong><a name="13Dip" href="#Dip13">(13)</a></strong> Teistlerin vurgusu daha çok şu noktada: &#8220;<em>Tanrı yoksa, ayrıca insanlarda gözlemlediğimiz, &#8216;iyi&#8217; olarak değerlendirdiğimiz davranış kalıpları salt evrim mekanizmalarıyla ve &#8216;kör&#8217; doğal süreçlerle oluşmuşsa, şu şu kurallara (örn. başkalarına zarar verme! kadınlara tecavüz etme!) bugün neden uymamız gerektiğini, yani bu kuralların normatif anlamda şu an bizler için bağlayıcı oluşunun kaynağını, mahrecini açıklayamayız.</em>&#8221;</p>
<p>Oysa felsefe tarihine bir baktığımızda, normatif ahlâk ve hukuk felsefesini geliştiren, hattâ günümüzde evrensel normlar olarak kabul edilen değerlerimizin gelişmesinde belirleyici rol oynayan düşünürlerin büyük çoğunluğunun, bu alanda herhangi bir tanrı fikrine ihtiyaç duymadıklarını, geliştirdikleri ve önerdikleri normları tanrı iradesine değil, bir şekilde insan aklına, iradesine ve doğasına dayandırdıklarını görüyoruz. Din bilginlerinin ezici çoğunluğu henüz köleliği meşrû görüyor ve savunuyorken, bunun adaletsiz olduğunu haykıran düşünürlerin büyük çoğunluğu bu düşüncelerini tanrı iradesine dayandırmıyorlardı (bkz. <a href="http://www.dinelestirisi.com/islam-elestirisi/kuranda-kolelik-ile-ilgili-bazi-ayetler/" target="_blank">Kuran&#8217;da kölelik ile ilgili bazı ayetler</a>).</p>
<p><img class="alignright size-full wp-image-1861" style="margin: 5px;" title="ateizmin-normatif-ahlak-felsefesi" src="http://www.dinelestirisi.com/wp-content/uploads/2011/04/ateizmin-normatif-ahlak-felsefesi.jpg" alt="ateizm ve hukuk felsefesi" width="320" height="240" /></a></p>
<p>Çoğu alanda olduğu gibi, ahlâk felsefesi alanında da &#8220;<em>ateizmin bu alandaki tutumu nedir?</em>&#8221; gibi bir soru, ateizmin ne olduğunu tam olarak anlamamaktan kaynaklanıyor. Ateizm (tek başına ele alındığında) bir tez değil, yalnızca ve sadece iddia edilen bir tezin (sunulan delil, kanıt, ipucu ve argümanların yetersizliğinden) kabul edilmeyişidir. En genel anlamıyla, evreni yaratan, doğaüstü, bilinç ve irade sahibi bir varlığın gerçekten olduğuna inanmayanlara ateist denir. Dolayısıyla ateistlerin, dünya görüşleri, felsefî yaklaşımları, siyasî tutumları birbirinden çok farklı, hattâ zıt olabilir. Örneğin ateist biri epistemolojik açıdan meselâ <em>pozitivist</em>, <em>skeptisist</em> veya <em>eleştirel rasyonalist</em>, ontolojik açıdan <em>nihilist</em> veya <em>realist</em>, siyasî açıdan örneğin <em>sosyalist, milliyetçi</em> veya <em>liberal</em> vs. olabilir.</p>
<p>Aynı şekilde ahlâk felsefesi alanında da ateist biri, değer ve normlarımızın örneğin <em>deontolojik</em> (<em>ödevci</em>)<strong><a name="14Dip" href="#Dip14">(14)</a></strong>, <em>ütilitarist</em> (<em>faydacı</em>)<strong><a name="15Dip" href="#Dip15">(15)</a></strong> veya <em>kontraktüalist</em> (<em>sözleşmeci</em>)<strong><a name="16Dip" href="#Dip16">(16)</a></strong> felsefelerle temellendirilmesini benimseyebilir. Veya ahlâkî değer ve normların nihaî anlamda temellendirilemeyeceğine, zaten etik değerlerimizin var olan birşeyin keşfi değil, tamamen insan/toplum icadı olduğuna kanaat getirip, bu noktadan hareketle, farklı normlar arasında normatif kıyas ve tartışmanın imkânsız olduğunu (<em>radikal değer rölativizmi</em>)<strong><a name="17Dip" href="#Dip17">(17)</a></strong> ya da aynı noktadan hareketle bu gibi icatlarımızın birbiriyle kıyaslanabilir, tartışılabilir ve iyileştirilebilir olduklarını (örn. <em>eleştirel rasyonalizm</em>)<strong><a name="18Dip" href="#Dip18">(18)</a></strong> savunabilir. <strong> </strong></p>
<p>Bu yazının konusu, tanrı iradesine başvurmadan seçilebilecek (yukarda sadece birkaçının örneklendiği) tüm bu felsefî yolların hangisinin (bana göre) daha makûl olduğu değil elbette. Yukardaki örneklerle vurgulamak istediğim, zaten koskoca felsefe tarihinde normatif hukuk ve ahlâk felsefelerinin tanrı iradesine başvurulmadan geliştirildiği, bugün kabul ettiğimiz evrensel değerlerin entelektüel altyapısının bu felsefeler tarafından oluşturulduğu, &#8216;ateizm&#8217;in tek ve ortak bir felsefeye sahip olmadığı, aksine herhangi bir tanrıya inanmadan da çoğu konularda farklı düşüncelere sahip olunup bunların özgür ve rasyonel bir şekilde tartışılabileceği.</p>
<p>Kendi adıma, bu yazıda, ahlâkî değer ve kuralların, tanrı iradesini kullanmadan nihaî bir şekilde temellendirilebileceğini bile iddia etmiyorum. Fakat tanrı iradesi üzerinden <em>kesinlikle ve hiç bir şekilde</em> temellendirilemeyeceğini iddia ediyorum.</p>
<p><br class="clear" /><br />
<br class="clear" /></p>
<h2 style="text-align: center;"><a name="5"></a><a href="#bas">5. Ahlâk anlayışımız, tanrı iradesi üzerinden neden temellendirilemez?<br />
Euthyphro&#8217;nun ikilemi</a></h2>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-1878" title="teist-ahlak-felsefesinin-cikmazlari" src="http://www.dinelestirisi.com/wp-content/uploads/2011/04/teist-ahlak-felsefesinin-cikmazlari.jpg" alt="teistik ahlak anlayışının çıkmazları" width="457" height="340" /></a></p>
<p>Bir teist kendi açısından, ateizmin zaafını göstermek için örneğin şöyle diyebilir:</p>
<ul>
<li>&#8220;<em>Ateistlerin, teistlere göre daha erdemsiz, daha adaletsiz filan olduklarını zaten iddia etmiyorum. Bence de gayet erdemli, adaletli, dürüst, ahlâklı ateistler olabilir ve vardır da.<br />
</em><em>Fakat ateistler, kendilerinin de uydukları bu ahlâkî değer ve kuralların normatif anlamda bağlayıcı oluşunun kaynağını, mahrecini açıklayamazlar. Herşeyin başlangıcı ve temeli olan bir yaratıcı iradesi olmazsa, ahlâk/adalet açısından iyi&#8217;ye neden &#8216;iyi&#8217;, kötü&#8217;ye ise neden &#8216;kötü&#8217; dememiz gerektiğinin nihaî bir sebebi de olmaz.&#8221;</em></li>
</ul>
<p>Bu görüş, ahlâken iyi ve kötüye dair düşüncelerimizi tanrı iradesi üzerinden nihaî bir şekilde temellendirebileceğimizden yola çıkıyor ve <em>bu varsayımdan hareketle</em>, ateizm açısından bunun mümkün olmamasını ateizmin bir zaafı olarak eleştiriyor. Oysa baştaki varsayım yanlış. Allah&#8217;ın varlığını ve örneğin Kuran&#8217;ın Allah kelâmı olduğunu kabul etsek bile, ahlâk ve adalete dair normatif yargılarımızı Allah&#8217;ın iradesine dayandırarak temellendiremeyiz.</p>
<p>Ahlâken iyi ve kötü olanı, tanrı varsayımı ile temellendirmeye çalışan herkesin öncelikle yanıtlaması gereken soru şu olacaktır: Birşey (örn. bir davranış, niyet, tutum, durum vs.) tanrı &#8216;iyi&#8217; (veya &#8216;kötü&#8217;) dediği için mi o şey iyi (veya kötü); yoksa tersine zaten iyi (veya kötü) olduğu için mi, tanrı o şeye &#8216;iyi&#8217; (veya &#8216;kötü&#8217;) diyor?</p>
<p>Şayet birinci seçeneği kabul edersek, iyiliğin ve kötülüğün tek mutlak kriteri olarak tanrının iradesini baz almış oluruz. Buna göre hiçbir şey (hiçbir davranış, niyet, durum vs.) <em>kendiliğinden</em> (per se) iyi veya kötü değildir aslında. Sadece mutlak emir sahibi tanrının &#8216;iyi&#8217; veya &#8216;kötü&#8217; demesi ile o şey bizler için iyi ya da kötü <em>kılınmış</em> olur. Bu düşünceyi benimsediğimizde, &#8216;iyi&#8217; sözcüğünü &#8216;<em>tanrının istediği, onayladığı</em>&#8216;, &#8216;kötü&#8217; sözcüğünü ise &#8216;<em>tanrının istemediği, reddettiği</em>&#8216; anlamında kullanıyor oluruz. Ahlâk, adalet, iyilik, kötülük gibi kavramların hiçbir özgün anlamı kalmaz ve sadece bizim dışımızda mutlak bir emir sahibinin öznel iradesine indirgenmiş olur. Tanrıya inanan başka başka dinler olduğundan ve bu dinlerin inandığı tanrıların iradesi kısmen birbirinden epey farklı olduğundan dolayı, &#8216;iyilik&#8217;, &#8216;kötülük&#8217; gibi kavramların hiçbir intersübjektif bağlamı da kalmaz. Her teist, &#8216;iyi&#8217; sözcüğünü &#8216;<em>benim inandığım tanrının onayladığı</em>&#8216; anlamında kullanıyor olur. Örneğin başka birinin de tanrısı, ona diğer tüm dinlere inananları öldürmeyi ya da köleleştirmeyi emrediyorsa, o kişiye bu emri uygulamasının ahlâken &#8216;kötü&#8217; birşey olacağını anlatmaya çalışan her türlü <em>ortak</em> dilden de mahrum kalırız. Aynı şekilde kendi dinimize mensup olmayan hiç kimseye, bizim dinimizin değerlerinin ne kadar da iyi ve güzel olduğunu anlatmaya çalışmamız daha en baştan tutarsız olur. Çünkü o şey zaten kendiliğinden iyi değil, sadece bizim inandığımız tanrının &#8216;iyi&#8217; demesi sebebiyle iyidir. Daha da önemlisi, böylesi bir radikal &#8216;dezisionist&#8217; ahlâk ve adalet anlayışını benimsediğimizde, inandığımız tanrı&#8217;nın kendisi için de &#8216;iyi&#8217; veya &#8216;adaletli&#8217; gibi sıfatları kullanmamız mantıken imkânsız olur. Çünkü bu anlayışa göre zaten &#8216;iyi&#8217;nin tanımı &#8216;tanrının istediği&#8217; olarak konuluyor. Birşey herhangi bir nitelemenin bizatihî <em>kriteri</em> ise, o şey için ilgili nitelemeyi de kullanamayız. Hiçbir şey kendiliğinden iyi veya kötü değil, sadece tanrının iradesiyle iyi veya kötü kılınıyorsa, tanrının kendisine iyi veya kötü, adaletli veya adaletsiz dememiz için, bir de tanrı-üstü veya tanrıdan bağımsız kriterimiz olması gerekirdi. Ama seçtiğimiz bu anlayışta, iyi ve kötü&#8217;nün tek mutlak kriteri zaten tanrının kendisi, yoksa hiçbir şey kendiliğinden iyi veya kötü değil. Öyleyse tanrı da iyi veya adaletli olamaz. Aynı şekilde &#8220;tanrının şu buyruğu iyidir&#8221; gibi bir cümle de boş bir totoloji olur. Çünkü bu anlayışa göre, &#8216;iyi&#8217;nin tanımı zaten tanrı tarafından buyrulmuş olmasıdır, başka hiçbir şey değil. Kısacası bu anlayışı benimsediğimizde, ahlâk ve adalete dair düşüncelerimizi nihaî bir şekilde temellendirmiş filan olmayız; aksine kelimelerin tanımını keyfî bir şekilde değiştirerek ahlâk ve adalet kavramlarının aslî içeriğini tamamen boşaltmış oluruz.</p>
<p>Şayet ikinci seçeneği tercih edersek ve &#8221;birşey kendiliğinden iyi (veya kötü) olduğu için tanrı o şeye &#8216;iyi&#8217; (veya kötü) demiştir&#8221; dersek, o zaman da o şeyin, iyi (veya kötü) oluşunun tanrı iradesinden bağımsız bir aslî sebebinin olduğunu kabul etmiş oluruz. Herşeyi tanrı yaratmış olabilir. Ama yarattığı o şeyin <em>iyi veya kötü olması</em>, tanrı iradesine bağımlı olarak değişebilen birşey değildir bu görüşe göre. Sözgelimi tanrı isteseydi cinsel tecavüzün mümkün olmayacağı bir dünya yaratabilirdi. Fakat -bu anlayışa göre- tanrı tecavüzün mümkün olduğu bir dünya yarattıktan sonra, tecavüzün kötü olması tanrının &#8216;kötü&#8217; demesine bağlı değildir artık, tecavüz eylemi tabiatı veya yaratılışı gereği kötüdür. Tanrı, -farz-ı muhâl- yarattığı bu dünyada &#8220;tecavüz iyidir&#8221; demiş olsaydı bile, tecavüz yine kötü olurdu. Herşeyi tanrı yaratmış olsa da, yarattığı şeylerin hangisinin iyi veya kötü olduğunun nihaî kriteri tanrının takdiri değil. Yarattığı şeylerin bazıları <em>kendiliğinden</em> iyi veya kötü. Dolayısıyla ahlâk ve adaletin nihaî temellendirmesini bu görüşle de sağlayamıyoruz.</p>
<p>Aşağıda örnekleyeceğim üzere her iki zıt görüş de hıristiyan geleneğinde de, islam geleneğinde de (hem de ehl-i sünnet içerisinden de) farklı itikadî mezhepler tarafından savunulmuş.</p>
<p>Bu konunun kader, özgür irade ve &#8216;hayır ve şerrin Allah&#8217;tan gelmesi&#8217; meseleleriyle doğrudan bir ilgisi yok. Hayır ve şerrin -meselâ imtihan araçları olarak- Allah&#8217;tan geldiğine inanılsa da, buradaki soru başka bir düzlemde. İyi ve kötü&#8217;nün Allah&#8217;tan gelip gelmemesi değil soru. Soru: İyi veya kötü olan şey -Allah&#8217;tan gelse de gelmese de- kendiliğinden mi iyi veya kötüdür, yoksa sadece Allah&#8217;ın &#8216;iyi&#8217; veya &#8216;kötü&#8217; demesiyle mi öyle kılınmıştır.</p>
<p>Her iki anlayış da ahlâk ve adalete, iyilik ve kötülüğe dair normatif yargılarımızın nihaî bir temelini, kaynağını, mahrecini sunamıyor görüldüğü gibi. Ve bu sorunun üçüncü bir çözümü veya bu ikilemden herhangi bir kaçış da yok.</p>
<p><img class="alignright size-medium wp-image-1885" title="din-ve-ahlak" src="http://www.dinelestirisi.com/wp-content/uploads/2011/04/din-ve-ahlak-300x244.jpg" alt="" width="300" height="244" /></a></p>
<p>Örneğin &#8220;<em>bir şeyin iyi veya kötü olması sadece Allah&#8217;ın öyle takdir buyurmasına bağlıdır</em>&#8221; diyerek yukardaki <em>birinci</em> pozisyonu benimseyip, ardından &#8220;<em>fakat Allah mutlak iyi olduğundan, zaten kötü şey buyurmaz</em>&#8221; gibi bir cümle kurarsak mantıksal hataya düşmüş oluruz. Çünkü bu birinci anlayışa göre, zaten &#8216;iyi&#8217; ve &#8216;kötü&#8217;nün tek tanımı Allah&#8217;ın öyle buyurmuş olması. Allah buyurmadan hiçbir şey kendiliğinden iyi veya kötü değil. Dolayısıyla &#8220;Allah kötü şey buyurmaz&#8221; cümlesi boş bir totoloji olur, çünkü Allah her ne buyurursa buyursun (örn. tecavüz) bu anlayışa göre, o şey tanım gereği &#8216;iyi&#8217; olacaktır. Bunu kabul etmeyip, Allah&#8217;ın iyi olduğunu, dolayısıyla tecavüz gibi şeyleri emretmeyeceğini iddia edersek, zaten yukardaki <em>ikinci </em>görüşü benimsemiş, yani Allah&#8217;ın bu husustaki takdirinden bağımsız olarak (Allah yaratmış olsa bile) tabiatı veya yaratılışı gereği, kendiliğinden &#8216;iyi&#8217; veya &#8216;kötü&#8217; olan şeyler kabul etmiş oluruz.</p>
<p>Ya da meselâ, &#8220;<em>bazı şeyler kendiliğinden iyi veya kötü değildir, Allah&#8217;ın buyurmasıyla öyle kılınmıştır (meselâ domuz eti veya erkeklerin ipek giymesi gibi yasaklar); bazı şeyler ise kendiliğinden kötüdür ve bu yüzden Allah &#8216;kötü&#8217; demiştir (insan öldürmek, hırsızlık, tecavüz vs. gibi yasaklar)</em>&#8221; diyebilir ve böylece üçüncü bir yol bularak ikilemden çıktığımızı sanabiliriz. Ama bu cevapta da yine, <em>bazı </em>şeylerin <em>kendiliğinden</em> iyi veya kötü olduğunu kabul etmiş oluruz. Demek ki -bu cevaba göre- ahlâk ve adalete dair anlayışımızı topyekûn ve niahî olarak salt tanrı iradesiyle yine temellendiremeyiz. O hâlde bu cevaba göre, tanrıya inanan biriyle inanmayan biri, &#8216;kendiliğinden kötü&#8217; olan şeylerin (örn. bebekleri öldürmek, tecavüz vs.) normatif anlamda kötü kabul edilmesi gerektiğinin bağlayıcı ve nihaî sebebini arama yolunda tamamen aynı durumdalar. Çünkü her ikisi de o şeyin neden kötü olduğunun nihaî cevabı olarak tanrı iradesini gösteremez, bundan farklı herhangi bir kritere ihtiyaçları var.</p>
<p>Veya diyebiliriz ki: &#8220;<em>kendiliğinden &#8216;kötü&#8217; olan birşeyin kötü olduğunu tanrı iradesine başvurmadan, aklımız ve duygularımızla da kavrayabiliriz; ama aklımız ve duygularımızla birlikte topyekûn biz insanları da yaratan Allah olduğuna göre, nihaî sebep yine Allahtır.</em>&#8221; Ama bu cevap sorumuzla ilgili değil. &#8216;İyi&#8217; ve &#8216;kötü&#8217;yü tanrıyla iletişim (elçi, vahiy, kitap, ilahî ilham vs.) olmadan ayırtedebilir miyiz, değil sorumuz. İyi veya kötü olanın <em>neden iyi veya kötü olduğunu</em> soruyoruz. Örneğin tecavüzün kötü olduğu sonucuna tanrının bize verdiği akıl ve duygularımızla varabiliyor olsak da veya bu sonuca ancak tanrının bir elçi göndermesiyle ulaşabiliyor olsak da, soru değişmiyor; tecavüzü <em>kötü kılan aslî sebep</em> nedir? Tanrının &#8216;bu kötü olsun&#8217; diye takdir ettiğinden ötürü mü kötü, yoksa tecavüz (bu imkânı Tanrı yaratmış olsa da) kendiliğinden, zâtında mı kötü.<strong><a name="19Dip" href="#Dip19">(19)</a></strong></p>
<p>Eğer birinci seçeneği kabul edersek aslında ahlâk anlayışımızı temellendirmiş olmuyor, sadece tanım manipülasyonları yapmış ve yukarda özetlenen çıkmazlara girmiş oluyoruz. İkinci seçeneği benimsersek, ahlâk ve adalet anlayışımızı salt tanrı iradesiyle nihaî bir şekilde temellendiremeyeceğimizi kabul etmiş oluyoruz. Bu ikilemden çıkış yok. Çıkıyormuş gibi yapan, anlaşılmaz, bulanık cümlelerle, mantıksal tutarlılıktan yoksun sözde çıkarımlarla, ağdalı kavramlarla, çok derin bir takım hakikatlar sunarcasına edâlarla yazılmış bir yığın savunma yok değil elbette. Ama <em>aklen ikna edici</em> bir çıkış yok.</p>
<p>Ve eğer bir teist, bu noktada aklın sınırlarının aşıldığını ve itikadî alana girildiğini filan söylüyorsa, o zaman zaten konu da kapanmıştır. Çünkü konunun çıkış noktası, teistlerin &#8220;<em>ateistler ahlâkî normlarının nihaî temelini <span style="text-decoration: underline;">açıklayamaz</span>; tanrı iradesine başvurmadan iyi ve kötünün neden iyi ve kötü olduğu <span style="text-decoration: underline;">açıklanamaz</span></em>&#8221; iddiasıydı. Fakat teistler, tanrı iradesine başvurarak böyle bir açıklamanın mümkün olmadığını itiraf ederlerse, o hâlde zaten tanrı iradesinin bu alanda işe yaramadığı kabul edilmiş olur.</p>
<p>&#8220;<em>Sen ateistsin, dolayısıyla ahlâk ve adalete dair yargıları aklen tatmin edici ve nihâi bir şekilde temellendirmen gerekir. Ama ben zaten teistim, dolayısıyla sıkıştığım yerde &#8216;iman, itikad, ilahî hikmet, yaratılış sırrı&#8217; gibi kavramlar kullanıp ahlâk ve adalete dair yargıları, aklen ikna edici olmasa bile, temellendirdiğimi iddia ederim, olur biter</em>&#8221; tarzında bir tutumun abesliğini tartışmaya gerek yok sanırım. Böyle bir çarpık anlayışla her önüne gelen, dilediği gibi kavramlar üretip, hiçbir aklî gerekçe sunmadan, istediği gibi yeni &#8216;öğretiler&#8217; kurar. Eğer tek kalırsa o kişiye deli muamelesi yaparız, en azından ciddiye almayız; fakat aynı akıldışı öğreti (savaşlar, siyasî güç mücadeleleri, sosyolojik şartlar ve de özellikle çocuklara bebek yaştan itibaren aşılanması gibi fiilî sebeplerle) çok takipçi bulur, geniş coğrafyalara yayılır ve asırlarca hayatta kalırsa, artık yerleşik bir din olduğundan saygı duyarız!</p>
<p>Şayet &#8220;<em>benim objektif aklî kaidelere uyma sorumluluğum yok</em>&#8221; gibi bir tutum sahiplenilirse, o zaman zaten hiçbir tartışmaya gerek de yok. Ama o zaman, &#8220;<em>ateistler şu konuyu açıklayamaz; tanrı fikri olmadan şu konuyu kavrayamayız; tanrıya inanmak şu sebeplerle daha makûl olan seçenektir</em>&#8221; gibi iddialarda da bulunulmaması, sadece &#8220;<em>bu imandır, akılla bir ilgisi yoktur, kendi inancımın neden diğer inançlara veya inançsızlığa nazaran <span style="text-decoration: underline;">aklen</span> daha makbul olduğunu açıklayamam, ama ben, tamamen kişisel, sübjektif, mistik vs. bir takım &#8216;sebeplerle&#8217; iman ediyorum işte</em>&#8221; denmesi gerekir. Her halükârda, &#8220;<em>tanrı iradesine başvurmadan ahlâk ve adalete dair normatif yargılar nihaî bir şekilde temellendirilemez</em>&#8221; iddiasının cevabı, ahlâk ve adalete dair normatif yargıların asıl tanrı iradesi üzerinden kesinlikle ve hiç bir şekilde temellendirilemeyeceğidir. Ya &#8220;<em>birşey</em> <em>tanrı öyle dedi diye iyi veya kötüdür, dolayısıyla tanrı tecavüzü ve bebek katlini emretmiş olsaydı, tecavüz ve bebek katli de iyi olurdu ve bunda abes birşey olmazdı</em>&#8221; denilecek ve tanrının kendisinin iyi olduğunu iddia etmek mantıken imkânsız olacak; ya da &#8220;<em>tanrı iyidir, tecavüzü emretmez</em>&#8221; denilecek ve dolayısıyla tanrının o husustaki iradesinden bağımsız olarak bazı şeylerin per se iyi veya kötü olduğu, tanrının o husustaki takdirinden bağımsız bir kriter kullandığımız kabul edilecek.</p>
<p><img class="alignright size-medium wp-image-1867" style="margin: 5px;" title="euthyphro-ikilemi-sokrates" src="http://www.dinelestirisi.com/wp-content/uploads/2011/04/euthyphro-ikilemi-sokrates-244x300.jpg" alt="euthyphronun çıkmazı" width="244" height="300" /></a></p>
<p>Bahsettiğim bu ikilem, felsefe ve teoloji dünyasında 2.400 yıldır biliniyor. Sokrates (Platon&#8217;un eserinde) diyalog arkadaşı Euthyphro&#8217;ya iyi&#8217;nin tanrılar &#8216;iyi&#8217; dediği için mi iyi olduğunu, yoksa iyi olduğu için mi tanrıların &#8216;iyi&#8217; dediğini sorar (diyalogun orijinalinde, &#8216;iyi&#8217; sözcüğü yerine daha uhrevî bir anlam içeren eski Yunanca bir kelime kullanılıyor; İngilizcesi: <em>pious</em>; Almancası: <em>fromm. </em>Yaklaşık olarak <em>dindar</em>, <em>takva sahibi</em>, <em>zahit, erdemli</em> gibi anlamlara geliyor). Euthyphro ilkin soruyu anlamaz, Sokrates soruyu biraz daha açar. Euthyphro önce bir seçeneği kabul eder, girdiği çıkmazları Sokrates&#8217;in soruları sayesinde farkedince, diğer seçeneği benimser, orda da çıkmazlara girip, Sokrates&#8217;in sıkıştırması üzerine acil işleri olduğunu söyleyip tartışmadan kaçar.<strong><a name="20Dip" href="#Dip20">(20)</a></strong></p>
<p>Euthyphro&#8217;nun ikilemi, tanrının yokluğuna dair bir argüman değil elbette. İkilem, &#8216;sadece&#8217; (tanrı&#8217;nın varlığını kabul etsek bile) ahlâkın normatif bağlayıcılığının tanrı iradesiyle aklen tatmin edici bir şekilde temellendirilemeyeceğini, dolayısıyla teizmin ateizme nazaran daha makûl olduğu iddiası için öne sürülen &#8216;ahlâkın, iyiliğin temellendirilmesi&#8217; argümanının geçersiz olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla Euthyphro&#8217;nun ikilemi kendi başına ateizm için bir argüman değil, fakat teizmin ateizme yönelik ilgili eleştirisini çürüten bir argüman. Platon&#8217;dan bu yana ve özellikle Hıristiyan teolojisinde bu ikilem, oldukça yoğun bir şekilde tartışılmış, zeki hıristiyan ilahiyyatçılar tarafından ikileme karşı birçok reddiye yazılmış olmasına rağmen, ikilemi gerçekten başarıyla &#8216;çözen&#8217; ya da ortadan kaldıran herhangi bir açıklamanın bulunamadığını görüyoruz.<strong><a name="21Dip" href="#Dip21">(21)</a></strong></p>
<p>İslam felsefesi (kelâm) geleneğinde de bu konu <em>hüsün-kubuh meselesi</em> başlığı altında tartışılmış ve farklı islamî mezhepler farklı pozisyonlar savunmuşlar. <em>Eşari</em> mezhebi, şeylerin (örneğin davranışların, niyetlerin, durumların) kendisinde bir &#8216;kendiliğinden kötülük&#8217; (<em>kubh-ı zati</em>) veya &#8216;kendiliğinden güzellik&#8217; (<em>hüsn-i zati</em>) olmadığını, iyi ve kötü&#8217;nün sadece Allah öyle takdir ettiği için iyi veya kötü olduğunu savunur. Eşarîlere göre, Allah&#8217;ın buyruklarında aklî bir gerekçe (illet) aranmaz, Allah dileseydi şimdiki şeriata göre &#8216;kötü&#8217; olan şeyleri &#8216;iyi&#8217; de kılabilirdi. <em>Mutezile</em> mezhebi ise, tam tersine, bazı şeylerin (davranışların, niyetlerin vs.) zâtında bir &#8216;kendiliğinden iyilik veya kötülük&#8217; olduğunu, Allah&#8217;ın kendiliğinden kötü olan birşeyi emrederek iyi&#8217;ye dönüştüremeyeceğini, aklen iyi olarak belirlenen şeyin yine aklın getirdiği sorumluluk ile yapılması gerektiğini savunur. <em>Maturidî</em> mezhebi ise, bu konuda mutezile ile hemfikir olup, bazı şeylerin zâtında bir kendiliğinden iyilik veya kötülük olduğunu söylemekle birlikte, mutezile mezhebi gibi &#8220;Allah kötü olanı emredemez&#8221; gibi ifadeler yerine &#8220;Allah kötü olanı emretmez&#8221; gibi ifadeleri tercih eder.<strong><a name="22Dip" href="#Dip22">(22)</a></strong></p>
<p>İslam&#8217;ın sünnî geleneğinde mutezile mezhebi doğru yoldan sapmış olarak görülürken, eşarî ve maturidî mezhepleri ehl-i sünnet&#8217;in iki itikadî ana direği olarak benimsenir. Fakat görüldüğü gibi, en azından bu noktada, maturidîler eşarîlerden ayrılmakta ve mutezilîlerle özünde aynı pozisyonu benimsemekte<strong><a name="23Dip" href="#Dip23">(23)</a></strong>.</p>
<p>Kısacası mutezile ve maturidî mezheplerine göre (ki sünnî Türkler&#8217;in ezici çoğunluğunun mensup olduğu hanefî mezhebi de bu noktada maturidîlerle hemfikirdir; zaten İmam Maturidi&#8217;nin kendisi de hanefîdir)<strong><a name="24Dip" href="#Dip24">(24)</a></strong>, bazı şeyler kendiliğinden, Allah&#8217;ın bu husustaki takdirinden bağımsız olarak iyi veya kötüdür. Herşeyi Allah yaratmıştır, istese farklı da yaratabilirdi yahut hiç yaratmazdı, ama fiilen yaratmış olduğu bu şekliyle bazı şeyler Allah&#8217;ın iradesinden bağımsız olarak kötüdür (örn. tecavüz, hırsızlık vs.) ve Allah tarafından bu şeylerin emredilmesi düşünülemez. Dolayısıyla bu görüşe göre, ahlâken iyi ve kötü olanı nihaî bir şekilde Allah&#8217;ın iradesiyle temellendiremeyiz, çünkü zaten tanrı <img class="alignleft size-full wp-image-1881" style="margin: 5px;" title="mutezile-maturidi-esariye" src="http://www.dinelestirisi.com/wp-content/uploads/2011/04/mutezile-maturidi-esariye.gif" alt="" width="300" height="324" /></a>iradesinden bağımsız bir takım kriterler kullanmaktayız. Başka bir deyişle bu görüşü benimseyen bir müslüman ile sözgelimi bir ateist, &#8220;<em>kötünün neden kötü olduğu, onu kötü kılan nihaî sebebin ne olduğu</em>&#8221; sorusunda tamamen aynı durumdalar. Her ikisi de tanrı iradesine başvurmayan kriterler benimsemek durumunda.</p>
<p>Eşarîlere göre ise (ki eşarî mezhebi özellikle Arap dünyasındaki İslam anlayışına daha hâkimdir)<strong><a name="25Dip" href="#Dip25">(25)</a></strong> hiçbir şey kendiliğinden iyi ya da kötü değildir, sadece Allah&#8217;ın öyle takdir buyurmasıyla bizler için iyi veya kötü kılınmıştır. Allah dileseydi, tam tersine şimdiki şeriata göre kötü olan şeyleri iyi de kılabilirdi. Allah&#8217;ın buyruklarında aklî gerekçeler aranmaz. Dolayısıyla bu görüşten mantıken zorunlu olarak çıkan sonuca göre, &#8220;Allah&#8217;ın şu buyruğu iyidir&#8221; veya &#8220;adaletlidir&#8221; gibi şeyler söylememiz boş bir totoloji olur. Çünkü zaten &#8216;iyi&#8217; veya &#8216;adaletli&#8217; sözcükleri &#8216;Allah&#8217;ın buyurduğu şey&#8217; olarak tanımlanmış. İyilik ve adalet gibi kavramların hiçbir özgün içeriği yok. Allah ne buyurursa iyi odur, ne yasaklarsa kötü odur. Allah eğer tecavüzü emretmiş olsaydı, tecavüz iyi olurdu ve bunda abes birşey de olmazdı. Çünkü &#8216;iyi&#8217;nin &#8216;iyi&#8217; olması için benimsenen tek ve mutlak kriter sadece Allah&#8217;ın öyle takdir buyurmuş olması. Bu görüşe göre de, yukarda özetlediğim gibi, ahlâkı veya adaleti herhangi bir şekilde temellendirmiş olmuyoruz; aksine bu kavramların içini tamamen boşaltmış ve mutlak bir despotun keyfî iradesine indirgemiş oluyoruz.</p>
<p>Özetle, ne yaparsak yapalım, hangi açıdan bakarsak bakalım, ahlâk ve adalete dair normatif yargılarımızı <em>tanrı iradesi üzerinden</em> nihaî bir şekilde temellendirmemiz zaten mümkün değil.</p>
<p><br class="clear" /><br />
<br class="clear" /></p>
<h2 style="text-align: center;"><a name="6"></a><a href="#bas">6. Ahlâkı tanrı iradesi ile ilişkilendirmenin zararlı sonuçları</a></h2>
<p>Çoğu teist, gündelik düşünce ve davranışlarında muhtemelen bu konular hakkında çok fazla derinlemesine düşünmeden bu ikilem arasında gidip geliyordur sanırım. Bir yandan bebek katli, tecavüz, soykırım gibi şeyleri &#8216;kendiliğinden kötü&#8217; olarak görüyor ve Allah&#8217;ın bu gibi kendiliğinden kötü şeyleri buyurabilir olmasını teorik olarak bile imkânsız görüyordur. Diğer yandan ise, inandığı tanrının, aslında aklına ve vicdanına pek de uymayan bazı buyruklarını veya anlatımlarını bir şekilde, <em>tanrı öyle buyurmuş diye</em>, zorlama bir takım yorum ve mazeretlerle sindirilir kılmaya ve içselleştirmeye çalışıyordur.</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-1869" style="margin: 5px;" title="dinlerin-ahlaki-zararlari" src="http://www.dinelestirisi.com/wp-content/uploads/2011/04/dinlerin-ahlaki-zararlari.jpg" alt="dinlerin zararları" width="300" height="300" /></a></p>
<p>Örnek olarak Yahudileri ele alalım. Yahudilerin kutsal kitabı Eski Ahit&#8217;te (<a href="http://kutsal-kitap.net/bible/tr/index.php?id=202&#038;mc=1&#038;sc=196" target="_blank">Yeşu, 6. Bap, 16-24. Ayetler</a>) Musa&#8217;nın varisi Yeşu&#8217;nun Tanrının emriyle Eriha kentini nasıl yakıp yıktığı konu edilir. Bu ayetlerde Yeşu ve adamlarının, <em>Tanrı buyruğu ile</em>, kentteki &#8220;erkek kadın, genç yaşlı herkesi&#8221;, hattâ &#8221;büyükbaş hayvanlara, eşeklere dek ne kadar canlı varsa&#8221; hepsini kılıçtan geçirdikleri ve kentin içinde (altın ve tunçlar hariç) ne varsa yaktıkları anlatılır. İsrailli psikolog <em>George Tamarin</em>, 1966 yılında 8 ile 14 yaş arası, binin üstünde İsrailli Yahudi öğrenci üzerinde şöyle bir inceleme yapar: Bir grup çocuğa Eski Ahit&#8217;ten bu dehşet verici kısımlar okunur ve çocuklardan Yeşu&#8217;nun davranışını doğru bulup bulmadıklarını işaretlemeleri istenir. Seçenekler ise &#8220;tam onay&#8221;, &#8220;kısmen onay&#8221; ve &#8220;tam red&#8221;. Ayrıca kararlarını yazılı olarak kısaca gerekçelendirmeleri istenir. Bu grupta bulunan çocukların %66&#8242;sı Yeşu&#8217;nun katliamlarına tam onay verir, %8&#8242;i kısmen onay verir ve %26&#8242;sı tamamen reddeder. Yeşu&#8217;nun bu korkunç soykırımını onaylayan çocukların hemen hemen hepsi gerekçe olarak tanrının iradesine atıfta bulunur. <em>Tamarin</em>, aynı deneyi başka bir grup İsrailli Yahudi çocuk üzerinde daha yapar: Bu gruba da yine aynı hikâye, fakat Tevrat&#8217;tan değilmiş gibi ve sadece &#8216;<em>Yeşu</em>&#8216; ismi yerine &#8216;<em>General Lin</em>&#8216; ve &#8216;<em>İsrail</em>&#8216; yerine <em>&#8216;Çin İmparatorluğu</em>&#8216; koyarak okunur. Bu grupta ise, çocukların %75&#8242;i Lin&#8217;in davranışlarını tamamen reddeder ve sadece %7&#8242;si tamamen onaylar.<strong><a name="26Dip" href="#Dip26">(26)</a></strong></p>
<p>Görülüyor ki, normal şartlarda çocukların büyük çoğunluğu, böylesi vahşi ve barbarca bir soykırımı reddetmeye meyilli. Fakat aynı soykırım kendi tanrılarının iradesi olarak düşünüldüğünde çocukların çoğunluğu soykırımı doğru buluyor. Bu bize, tanrı ile ahlâk/adalet ilişkisinin ne tür bir ilişki olduğunu yeterince gösteriyor. Bu yazının en başına da almayı tercih ettiğim, <em>Weinberg</em>&#8216;in deyişine katılmamak mümkün değil: &#8220;<em>Din, insan haysiyetine bir hakarettir. Din olsa da olmasa da iyi insanlar iyi şeyler, kötü insanlar kötü şeyler yapar. Ama iyi insanların kötü şeyler yapabilmesi için din gereklidir.</em>&#8221; (Bu cümlenin sonunu &#8220;din <em>ya da dinler kadar dogmacı ve kapsayıcı bir ideoloji </em>gereklidir&#8221; olarak genişletedebiliriz.)</p>
<p>İsrailli çocuklar böylesi bir beyin ve vicdan körertmesiyle eğitiliyor, fakat Filistinli çocukların durumu bundan daha iyi değil. Bu gerçek karşısında, dünyanın kanayan yaralarından olan Filistin-İsrail çatışmasında dinlerin hiçbir olumsuz, barışı zorlaştırıcı rolü olmadığını, meselenin sadece ve yalnızca sosyolojik, ekonomik, siyasî, küresel vs. faktörlerle ilgili olduğunu düşünmemiz pek gerçekçi olmaz sanırım. Sorunun birincil belirleyici sebepleri, dinî güdüler değil muhtemelen. Fakat her iki dinin de, sorunun barışçıl bir çözümünü haddinden fazla zorlaştırıcı derin etkileri var.</p>
<p>Normal şartlarda, başka bir yerde okusak veya dinlesek, hiçbirimizin akıl ve vicdanına sığdıramayacağı bu tarz anlatımları, Kuran&#8217;da da ziyadesiyle bulmak mümkün.</p>
<p><img class="alignright size-medium wp-image-1887" style="margin: 6px;" title="ibrahim-ismail-ishak-kissasi" src="http://www.dinelestirisi.com/wp-content/uploads/2011/04/ibrahim-ismail-ishak-kissasi-300x233.jpg" alt="" width="300" height="233" /></a></p>
<p>Düşünün ki, bir adam &#8220;<em>dün gece rüyamda tanrı bana çocuğumu öldürmemi buyurdu, bu yüzden ben şimdi masûm oğlumu keseceğim</em>&#8221; diyor ve cidden buna teşebbüs ediyor. Normal şartlarda bu adamın engellenmesi, ayrıca ceza mevzuatına göre mahkûm edilmesi ve/veya psikiyatrik destek alması gerektiğini düşünürüz. Ama bu anlatımdaki başrolü İbrahim Peygamber oynuyorsa ve hikâye Kuran&#8217;da (<a href="http://www.kuranmeali.com/sureler.asp?meal=diyanet&amp;sureno=37" target="_blank">Sâffât/101-111</a>) -ya da Yahudiler için Tevrat&#8217;ta (<a href="http://tr.wikisource.org/wiki/Eski_Ahit/Tekvin/BAP_22" target="_blank">Tekvin=Yaratılış, Bap 22</a>) &#8211; geçiyorsa, o zaman bu davranışı yüksek ahlâka ve imanın hikmetlerine dair eşsiz bir ilahî mesaj olarak görmeye zorlarız kendimizi. İbrahim&#8217;in nasıl da Allah&#8217;a tam itaat ettiğini, kayıtsız ve şartsız bir teslimiyet adına tüm &#8216;sıradan&#8217; ahlâki ve duygusal çekincelerini çöpe attığını, ne kadar üstün bir kul olduğunu övebilmek için mazeretler ararız kendimize. Edebî yorumlarla, sözüm ona &#8216;felsefî&#8217; bakışlarla, binbir türlü zorlama tevil hünerleriyle bu hikâyede verilen mesajın ne kadar derin, hikmetli ve erdemli olduğundan dem vurur, bu güzel mesajı almak istemeyenlerin artniyetli olduklarını, en iyi ihtimalde ise akıllarının ermediğini ya da kalplerinin mühürlenmiş olduğunu söyleriz. Ne de olsa hikâye Kuran&#8217;da örnek bir davranış olarak geçiyor. Rüyasında tanrı buyurdu diye masûm çocuğunu vahşice öldürmeye teşebbüs!..</p>
<p>Kuran&#8217;ın birçok sûresinde, sırf iman etmediler ya da emrolunduğu gibi davranmadılar diye, bugün ceza mevzuatı kapsamında bile değerlendirilmeyecek, bireysel özgürlük alanına giren eylemlerden dolayı, topyekûn genciyle yaşlısıyla, bebeğiyle ihtiyarıyla, kadınıyla erkeğiyle koskoca kavimlerin nasıl Allah tarafından katledildiği anlatılır (bu hikâyelerin de yine çoğu, daha detaylı bir şekilde Tevrat&#8217;ta da geçer). Nuh kavmini düşünün. Sırf kavmin çoğunluğu Nuh&#8217;a tâbi olmuyor ve tanrı buyruklarına itaat etmiyor diye, bir gemi yapılıyor, içine Nuh ve birkaç takipçisi ve her hayvandan birer çift konuluyor (!), sonra tanrı tüm gezegeni sele boğuyor, gemidekiler hariç ne kadar canlı varsa boğularak ölüyor. Hadi itaat etmeyen insanları da geçtik, gemiye alınma şansına sahip olmayan hayvanlara da mı yazık değil?</p>
<p>Bu ve buna benzer anlatımlar için, &#8220;<em>bu kıssaları mecazî yorumlamak lazım, gerçekten öyle olduğunu sanmak yerine, anlatımların içerdiği mesajı almak lazım</em>&#8221; gibi bir yorum getirilebilir belki. Zaten çok açık bir şekilde Kuran&#8217;dan çok daha önce oluşmuş, insan ürünü mitoloji ve efsanelerin türlü evrimler geçirerek, yine insan eliyle (fakat &#8216;vahiy&#8217; kılıfıyla) Kuran&#8217;a alınmış halleri olduğu belli. Fakat buradaki konu zaten, bu gibi kıssaların gerçekten vukû bulmuş olup olmadığı değil. Mecazî de olsa, buradaki mesele, zaten kıssaların içerdiği <em>mesajların</em> her türlü insancıl ahlâk ve adalet anlayışımıza büsbütün aykırı olduğu.</p>
<p><img class="size-medium wp-image-1883 alignleft" style="margin: 5px;" title="kuranda-cehennem" src="http://www.dinelestirisi.com/wp-content/uploads/2011/04/kuranda-cehennem-300x225.jpg" alt="cehennem" width="300" height="225" /></a></p>
<p>Aynı Kuran&#8217;da Allah&#8217;a iman ve itaat etmeyenlerin cehennemde nasıl cezalandırılacakları adetâ sadist bir dille, canlı-kanlı tasvirlerle anlatılır. Ateşe atılacaklar, derileri yanacak, acıyı daha iyi tatsınlar diye sürekli derileri yenilenecek&#8230; Zincirler, demir halkalar, topuzlar ve çılgın ateşle işkence edilecek&#8230; Başlarından kaynar sular dökülecek&#8230; İrinli su içirilecek&#8230; Neden? Sadece inanmadılar ve itaat etmediler diye. Hangi mezhep veya anlayışa sahip olursanız olun, nasıl bir tefsir metodolojisi benimserseniz benimseyin, Kuran birçok ayetinde az buçuk entelektüel dürüstlüğü olan herkes için şüphe bırakmayacak netlik ve açıklıkla, İslam&#8217;dan haberi olup, müslüman olma imkânı bulunup da, müslüman olmayanlar için <em>ebedî</em> cehennem öngörüyor.<strong><a name="27Dip" href="#Dip27">(27)</a></strong> Hiç bitmeyen, sonsuza kadar süren korkunç bir işkence! Üstelik aynı (sözde) Tanrı, zaten insanların çoğunu baştan cehennem için yarattığını söylüyor.<strong><a name="28Dip" href="#Dip28">(28)</a></strong> Aklımıza ve vicdanımıza ihanet etmeden tüm bunları sindirmemiz mümkün mü?</p>
<p>Yine Kuran&#8217;da politeistlere &#8216;pislik&#8217;, itaat etmeyenlere &#8216;aşağılık&#8217;, &#8216;beyinsiz&#8217;, &#8216;soysuz&#8217;, &#8216;yaban eşekleri&#8217;, &#8216;maymun&#8217;, &#8216;domuz&#8217; gibi türlü çirkin ifadelerle düpedüz hakaret ve küfürler yağdırılıyor.<strong><a name="29Dip" href="#Dip29">(29)</a></strong> Yahudi ve Hıristiyanlarla dostluk kurmak yasaklanıyor (<a href="http://www.kuranmeali.com/ayetkarsilastirma.asp?sure=5&amp;ayet=51" target="_blank">Mâide/51</a>), İslam&#8217;a girmeyenlerle, boyun eğdirip kendi elleriyle cizye verene kadar savaşmak emrolunuyor (<a href="http://www.kuranmeali.com/ayetkarsilastirma.asp?sure=9&amp;ayet=29" target="_blank">Tevbe/29</a>).</p>
<p>Bazı islamî internet sitelerinde, Kuran&#8217;ın ne denli hoşgörülü bir din olduğunu göstermek için, Al-i İmrân Suresi&#8217;nin 119. Ayetinden bir cümle asılı durur anasayfada: &#8220;<em>İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz.</em>&#8221; Gerçekten de kendi başına okuduğumuzda ne kadar hoş ve güzel bir cümle. Müslümanlara, &#8220;gayri müslimler sizi sevmese de, siz onları sevin&#8221; deniliyormuş gibi sanki. Oysa ayeti bir önceki ve bir sonraki ayetlerle birlikte okuduğumuzda görüyoruz ki, Kuran, <em>tam tersine</em> bazı müslümanların gayri müslimlere yakınlık gösteriyor olmasını kınıyor; bildik komplo teorisi, ötekileştirme ve şeytanlaştırma metotlarıyla, müslüman olmayanlara karşı empati ve sevgi duyma yasağı getiriyor. Üç ayeti dikkatlice bir okumaya çalışalım:</p>
<ul>
<li><a href="http://www.kuranmeali.com/ayetkarsilastirma.asp?sure=3&amp;ayet=118" target="_blank">Al-i İmrân/118</a>: Ey iman edenler! <strong>Kendi dışınızdakileri</strong> sırdaş edinmeyin. Çünkü <strong>onlar</strong> size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız, ayetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz.</li>
</ul>
<ul>
<li><a href="http://www.kuranmeali.com/ayetkarsilastirma.asp?sure=3&amp;ayet=119" target="_blank">Al-i İmrân/119</a>: İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz. Siz, bütün kitaplara inanırsınız; onlar ise, sizinle karşılaştıklarında &#8220;İnandık&#8221; derler; kendi başlarına kaldıklarında da, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. <strong>De ki: Kininizden (kahrolup) ölün!</strong> Şüphesiz Allah kalplerin içindekini hakkıyla bilmektedir.</li>
</ul>
<ul>
<li><a href="http://www.kuranmeali.com/ayetkarsilastirma.asp?sure=3&amp;ayet=120" target="_blank">Al-i İmrân/120</a>: Size bir iyilik dokunsa, bu onları tasalandırır; başınıza bir musibet gelse, buna da sevinirler. Eğer sabreder ve korunursanız, onların hilesi size hiçbir zarar vermez. Şüphesiz Allah, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.</li>
</ul>
<p>&#8220;<em>Taş atana gül atarız</em>&#8220;, &#8220;<em>Yaradılanı yaradandan ötürü severiz</em>&#8220;, &#8220;<em>Ne olursan ol yine gel</em>&#8221; gibi deyişlerle insan sevgisi ve hoşgörü öğütleyen tasavvufçular ve onların geliştirdiği &#8216;islamî&#8217; ekoller yok değil elbette. Fakat onlar, Kuran sayesinde bu güzel ve erdemli düşüncelerine varmadılar, aslında Kuran&#8217;a <em>rağmen</em> vardılar. Her halükârda bu gibi güzel düşünceleri az buçuk destekliyormuş gibi duran birkaç Kuran ayetine karşın, kat be kat daha fazla ve çok daha açık ve net olan ters yönde bir sürü ayet buluyoruz.<br />
<br class="clear" /><br />
<br class="clear" /></p>
<h2 style="text-align: center;"><a name="7"></a><a href="#bas">7. Sonuç</a></h2>
<p>Özetleyerek toparlamak gerekirse:<img class="alignright size-medium wp-image-1889" style="margin: 7px;" title="ahlak-icin-tanriya-ihtiyac-yok" src="http://www.dinelestirisi.com/wp-content/uploads/2011/04/ahlak-icin-tanriya-ihtiyac-yok-300x249.jpg" alt="" width="250" height="207" /></a></p>
<p>Ahlâk ve adalete dair normatif yargılarımızı tanrı fikri üzerinden temellendirmek (tanrının varlığını kabul etsek bile) teorik olarak imkânsız. Ya &#8220;<em>tanrı neye iyi veya kötü dediyse, iyi veya kötü olan odur, tanrı tecavüzü emretmiş olsaydı, tecavüz iyi olurdu, bunda da abes birşey olmazdı, çünkü hiçbirşeyin zâtında iyilik veya kötülük yoktur, ancak tanrı iradesiyle o şey bizler için iyi ya da kötü kılınır</em>&#8221; diyeceğiz ve &#8216;tanrı iyidir&#8217; gibi bir cümle kurmak mantıken imkânsız olacak, ayrıca ahlâk, adalet, iyilik gibi kavramların içini boşaltarak mutlak bir despotun keyfî takdirine indirgemiş olacağız. Ya da &#8220;<em>tanrı iyidir, tecavüzü, bebek katlini emretmez</em>&#8221; diyeceğiz ve bazı şeylerin (tanrı yaratmış olsa da) tanrının iyi veya kötü demesinden bağımsız olarak kendiliğinden iyi veya kötü olduğunu, dolayısıyla iyi ve kötüye dair normatif yargılarımızı tanrı iradesi üzerinden temellendiremeyeceğimizi kabul etmiş olacağız.</p>
<p>Zaten bunca binyıllık felsefe ve düşünce tarihine bir göz attığımızda da, farklı normatif hukuk ve ahlâk felsefelerinin tanrı iradesine başvurmadan geliştirilip tartışılabileceğini, üstelik günümüzün çağdaş ve evrensel değerlerinin entelektüel alt yapısının ekseriyetle tanrı fikrine başvurmayan nonteist düşünürler tarafından hazırlandığını görüyoruz.</p>
<p>Ayrıca Kuran ve diğer &#8216;kutsal&#8217; kitaplar, zaten günümüzün evrensel değer ve normlarına taban tabana zıt anlatım, emir ve yasaklarla dolu. Bu sebeple kişinin, iyilik ve adalete dair düşüncelerini inandığı tanrının iradesiyle ilişkilendirmesi <em>hepimiz için</em> fiilî tehlike ve zararlar içeriyor. &#8216;Normal şartlarda&#8217; hepimizin ve teistlerin de kesinlikle aklen ve vicdanen reddedeceği davranış ve düşünce biçimlerini, teist kişi kendisinin kutsal saydığı kitapta okuyunca, <em>sırf tanrı öyle diyor diye</em>, doğru bulma, aklama, içselleştirme zorunluğu duyuyor.</p>
<p>Ateist oranı en yüksek olan ülkelerde suç oranlarının diğer ülkelere göre daha yüksek olmadığını, aksine iç barış, basın özgürlüğü, kadın ve çocuklara insanca muamele, can ve mal güvenliği gibi standartların hayli daha yüksek olduğunu, genel ateist oranıyla kıyaslandığında suçlular içindeki ateist oranının çok daha düşük ve meselâ bilim insanları içindeki ateist oranının çok daha yüksek olduğunu görüyoruz.</p>
<p>Tarihsel olarak baktığımızda da, gerek Batı&#8217;da gerek bizim coğrafyada dinin toplumsal hayatta daha etkin olduğu dönemlerde genel adalet, barış, huzur, özgürlük gibi standartların yükselmesi, dinin zayıfladığı ve inançsız bireylerin çoğaldığı dönemlerde bu standartların düşmesine dair en ufacık bir ipucuna rastlayamıyoruz. Aksine insan hakları, köleliğin kaldırılması, demokrasi, düşünce özgürlüğü, çocuk hakları, kadın ve erkeğin hukukî eşitliği gibi kazanımların Batı&#8217;da da bizde de dinlere karşı verilen siyasî mücadeleler sonucu elde edildiğini biliyoruz.</p>
<p>Netice olarak: Teizmin ateizme karşı öne sürdüğü &#8216;ahlâk ve adalet&#8217; argümanının her açıdan geçersiz olması bir yana, bunun muhtemelen bu alanda öne sürülebilecek <em>en çürük</em> argüman olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<div style="text-align: right;"><span style="color: #808080; font-size: 10.8333px;"><em>Afak Adalı &#8211; ulpian</em></span></div>
<div style="text-align: left;"><span style="color: #808080; font-size: 10.8333px;"><em></em></span></p>
<hr id="system-readmore" /><br class="clear" /></p>
<h4 style="text-align: left;"><a name="8"></a><a href="#bas">dipnotlar</a></h4>
<p><a name="Dip1" href="#1Dip"><strong>(1)</a></strong> <em><strong>Steven Weinberg </em></strong>(nobel ödüllü fizikçi), Freethought Today, <a href="http://www.ffrf.org/legacy/fttoday/2000/april2000/weinberg_quotes.html" target="_blank">Nisan 2000</a></p>
<p><a name="Dip2" href="#2Dip"><strong>(2)</a></strong> Salt kavramlar üzerinden eşyanın &#8216;öz&#8217;üne ulaşılabileceğine dair gizli veya açık bir (yanlış) varsayımı bulunan, önermeler yerine kavramlar üzerine tartışmayı yeğleyen bu felsefe geleneğinin eleştirisi için bkz.</p>
<p><strong><em>Karl R. Popper</em></strong>, The Open Society and Its Enemies (Açık Toplum ve Düşmanları), 11. Bölüm: The Aristotelian Roots of Hegelianism (Hegelciliğin Aristocu Kökenleri), 2. Kısım.</p>
<p><a name="Dip3" href="#3Dip"><strong>(3)</a></strong> Bu cümlemin, &#8220;<em>hem &#8216;<span style="text-decoration: underline;">varlık</span>&#8216; diyorsun hem de var olduğuna inanmadığını söylüyorsun, bu nasıl çelişkidir</em>&#8221; şeklinde bir itiraza mâruz kalmayacağını umuyorum. Çünkü bu, Türkçenin cilvesinden (daha doğrusu bu noktadaki yetersizliğinden) kaynaklanan salt lafzî bir durum. Örn. <em>peri</em> kelimesini de <a href="http://tdkterim.gov.tr/bts/" target="_blank">TDK&#8217;nın internet sözlüğü</a> şöyle açıklamış: &#8220;Doğaüstü güçleri olduğuna inanılan, hayal ürünü <span style="text-decoration: underline;">varlık</span>.&#8221; Aynı şeyi meselâ mitolojilerde geçen yarı balık-yarı insan olan deniz kızları veya yarı at-yarı insan olan sentorlar için de düşünebiliriz. Yani birşeye Türkçedeki <em>bu anlamıyla</em> &#8216;varlık&#8217; dememiz, o şeyin gerçekten var olduğuna inandığımız anlamına gelmez elbette.</p>
<p><a name="Dip4" href="#4Dip"><strong>(4)</a></strong> Avrupa ülkelerinin hangisinde hangi oranda inançlı ve ateist insanların yaşadığını, örn. <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Demographics_of_atheism#Europe" target="_blank">şu grafikte</a> görebilirsiniz.<br />
Oradaki grafiğin kaynağı, 2005 yılında <strong>Avrupa Komisyonu</strong> tarafından hazırlatılan şu geniş çaplı araştırma: <a href="http://ec.europa.eu/public_opinion/archives/ebs/ebs_225_report_en.pdf" target="_blank">Social values, Science and Technology</a> (S. 9-10). Araştırma, sadece dinlerin ve dinsizliğin demografisini değil, (örn. &#8220;bir bütün olarak baktığınızda yaşamınızdan ne kadar hoşnutsunuz?&#8221; gibi sorular üzerinden) mutluluğun demografisi veya siyasete ilgi, politik eğilim, dünya görüşü, eğitim durumu vs. gibi diğer birçok konuyu da içeriyor.</p>
<p>Suç istatistikleri için örneğin bkz. <strong>Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Dairesi</strong>&#8216;nin 2010&#8242;da hazırladığı <a href="http://www.unodc.org/documents/southeasterneurope/Doc_1_UNODC_HEUNI_International_Statistics_on_Crime_and_Justice_2010.pdf" target="_blank">International Statistics on Crime and Justice</a></p>
<p><a name="Dip5" href="#5Dip"><strong>(5)</a></strong> ABD için örn. bkz. <a href="http://holysmoke.org/icr-pri.htm" target="_blank">1997 rakamları</a>.</p>
<p>Alman yazar <strong><em>Gero von Randow</em></strong>&#8216;un bildirdiğine göre muhtelif sosyopsikolojik araştırmalar, dinsizlerin suç oranının &#8220;dikkat çekici bir şekilde daha düşük olduğunu&#8221; ortaya koyuyor: Die Zeit vom 22. März 2007, <a href="http://www.zeit.de/2007/13/Unglaube" target="_blank">Ungläubige Demut</a>.</p>
<p><a name="Dip6" href="#6Dip"><strong>(6)</a></strong> bkz. <strong><em>Phil Zuckerman</em></strong>, <a href="http://www.pitzer.edu/academics/faculty/zuckerman/Zuckerman_on_Atheism.pdf" target="_blank">Atheism, Secularity, and Well-Being: How the Findings of Social Science Counter Negative Stereotypes and Assumptions</a></p>
<p><a name="Dip7" href="#7Dip"><strong>(7)</a></strong> Örneğin bkz. <a href="http://www.visionofhumanity.org/gpi-data/#/2010/scor" target="_blank">Global Peace Index</a></p>
<p><a name="Dip8" href="#8Dip"><strong>(8)</a></strong> bkz.<strong> Sınır Tanımayan Gazeteciler</strong>&#8216;in verilerine göre 2009 için ülkelere göre <a href="http://de.wikipedia.org/w/index.php?title=Datei:Reporters_Without_Borders_2009_Press_Freedom_Rankings_Map.svg&amp;filetimestamp=20100330102739" target="_blank">basın özgürlüğü indeksi</a>.</p>
<p>Her yıl dünya genelinde basın özgürlüğü hakkında rapor sunan <strong>Freedom House</strong>&#8216;un <a href="http://freedomhouse.org/images/File/fop/2011/FOTP2011MOPF.pdf" target="_blank">2011 raporunun haritası</a>.</p>
<p><a name="Dip9" href="#9Dip"><strong>(9)</a></strong> <strong>Birleşmiş Milletler</strong>&#8216;in 2006&#8242;da yayımladığı &#8220;Çocuklara Karşı Şiddet Hakkında Dünya Raporu&#8221; için bkz. <a href="http://www.unicef.org/violencestudy/I.%20World%20Report%20on%20Violence%20against%20Children.pdf" target="_blank">World Report On Violence Against Children</a></p>
<p><a name="Dip10" href="#10Dip"><strong>(10)</a></strong> Bu alanda yapılan ampirik araştırmaların listesi için bkz. <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Relationship_between_religion_and_science#Studies_of_scientists.27_belief_in_God" target="_blank">Studies of scientists&#8217; belief in God</a> (ve oradaki dipnotlarda geçen eserler)</p>
<p><a name="Dip11" href="#11Dip"><strong>(11)</a></strong> <strong>E. J. Larson/L. Witham, </strong>Leading Scientists Still Reject God,<strong> </strong>Nature 394 (1998), S.313. Makaleye internetten (ücretli kayıt işleminden sonra) <a href="http://www.nature.com/nature/journal/v394/n6691/full/394313a0.html" target="_blank">şuradan</a> da ulaşabilirsiniz.</p>
<p><a name="Dip12" href="#12Dip"><strong>(12)</a></strong> örn. bkz. <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Budizm'de_tanr%C4%B1" target="_blank">Budizm&#8217;de tanrı</a><strong> </strong>ya da <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/God_in_Buddhism" target="_blank">God in Buddhism</a> (ve oradaki dipnotlarda geçen eserler)</p>
<p><a name="Dip13" href="#13Dip"><strong>(13)</a></strong> Bu alanda çok geniş ve sürekli gelişmekte olan bilimsel bir literatür oluşmuş bulunmakta.<br />
Genel ve kısa bir bakış için örn. bkz.</p>
<p><strong><em>- Richard Dawkins</em></strong>, Tanrı Yanılgısı, Kuzey Yayınları, 10. Baskı, S. 197-204.<br />
(mevcut Türkçe çevirisi maalesef zayıf ve yer yer anlaşılmaz)</p>
<p>ilgili bölümü internetten okumak için bkz.<br />
orijinali: <a href="http://www.dinelestirisi.com/faydali-kaynaklar/richard-dawkins-does-our-moral-sense-have-a-darwinian-origin" target="_blank"><strong><em>Richard Dawkins</em></strong>: Does our moral sense have a Darwinian origin?</a><br />
Almanca çevirisi: <a href="http://www.dinelestirisi.com/faydali-kaynaklar/richard-dawkins-hat-unser-moralgefuhl-einen-darwinistischen-ursprung/" target="_blank"><strong><em>Richard Dawkins</em></strong>: Hat unser Moralgefühl einen darwinistischen Ursprung?</a><strong><em><br />
</em></strong>Türkçe çevirisi: <a href="http://www.dinelestirisi.com/faydali-kaynaklar/richard-dawkins-ahlaki-egilimimizin-darwinci-bir-kokeni-var-midir/" target="_blank"><strong><em>Richard Dawkins</em></strong>: Ahlaki Eğilimimizin Darwinci Bir Kökeni Var Mıdır?</a></p>
<p><a name="Dip14" href="#14Dip"><strong>(14)</a></strong> örn. bkz. <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Deontological_ethics" target="_blank">deontological ethics</a> ya da <a href="http://de.wikipedia.org/wiki/Deontologische_Ethik" target="_blank">Deontologische Ethik</a></p>
<p><a name="Dip15" href="#15Dip"><strong>(15)</a></strong> örn bkz.<strong> </strong><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Utilitarianism" target="_blank">utilitarianism</a> ya da <a href="http://de.wikipedia.org/wiki/Utilitarismus" target="_blank">Utilitarismus</a></p>
<p>ütilitarist etik kuramının modern bir savunusu için bkz.<br />
<strong><em>Bernhard Gesang</em></strong>, Eine Verteidigung des Utilitarismus (Ütilitarizmin bir Savunusu), Ditzingen 2003.</p>
<p><a name="Dip16" href="#16Dip"><strong>(16)</a></strong> örn bkz. <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Social_contract" target="_blank">social contract theory</a> ya da <a href="http://de.wikipedia.org/wiki/Vertragstheorie" target="_blank">Vertragstheorie</a></p>
<p>sözleşmeci etik kuramının modern bir savunusu için bkz.<br />
<strong><em>Jan Narveson</em></strong>: <a href="http://www.gkpn.de/narveson2.pdf" target="_blank">The Contractarian Theory of Morals: Frequently Asked Questions</a><br />
Almanca çevirisi: <a href="http://www.gkpn.de/narveson_2dt.pdf" target="_blank">Die Kontraktualistische Theorie der Moral: Was Sie schon immer darüber wissen wollten</a></p>
<p><a name="Dip17" href="#17Dip"><strong>(17)</a></strong> örn bkz. <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Moral_relativism" target="_blank">Moral relativism</a> ya da <a href="http://de.wikipedia.org/wiki/Relativismus#Werterelativismus" target="_blank">Werterelativismus</a></p>
<p>ahlâkî rölativizmin kısa bir analizi için bkz. <strong><em>Jörg Schroth</em></strong>, <a href="http://www.gap5.de/proceedings/pdf/761-766_schroth.pdf" target="_blank">Ethischer Relativismus und die moralische Beurteilung der Handlungen von Menschen in anderen Kulturen</a></p>
<p><a name="Dip18" href="#18Dip"><strong>(18)</a></strong> Eleştirel rasyonalizm çizgisinin, normatif etik alanındaki pozisyonları için bkz.­</p>
<p><strong><em>Karl R. Popper</em></strong>, The Open Society and Its Enemies (Açık Toplum ve Düşmanları); Facts, Standards and Truth, A Further Criticism of Relativism (Addendum). (1961 yılında 17. Bölüm olarak ilave edilen ek bölüm)</p>
<p><strong><em>Hans Albert</em></strong>, Traktat über kritische Vernunft, Tübingen 1991, S.66-95 (3. Bölüm).</p>
<p><a name="Dip19" href="#19Dip"><strong>(19)</a></strong> Felsefî literatürde (farklı terimlerle ve farklı içeriklerle olsa da) &#8220;birşeyin bilinebilme sebebi&#8221; (<em>causa cognoscendi</em> veya <em>ratio cognoscendi</em>) ile &#8220;birşeyin öyle olma sebebi&#8221; (<em>causa essendi</em> veya <em>ratio essendi</em>) kavramları ayırtedilir. Skolastik felsefe geleneği, bu ayırım üzerinden çok fazla safsata üretmiş olsa da, ayırımın kendisi yadsınamaz. Örneğin Güneş&#8217;in &#8216;doğmasını&#8217;, Güneş ışığının göz organlarımız tarafından algılanıp beynimizde işlenmesi vs. gibi süreçlerle biliriz (<em>causa cognoscendi</em>); fakat Güneş&#8217;in bizim bulunduğumuz yerde belirmesinin reel sebebi, gravitasyon etkisiyle Dünya&#8217;nın kendi ekseninde dönmesidir (<em>causa essendi</em>). Aynı şekilde buradaki soru, &#8216;iyi&#8217; ve &#8216;kötü&#8217;yü nasıl (örn. akılla mı, vahiyle mi) bilebiliriz sorusu değil. Örneğin bir teist ahlâken iyi ve kötü olanın ancak vahiyle bilinebileceğini de savunabilir, aksine Allah&#8217;ın her insana bahşettiği akıl ve duygularla bulunabileceğini de (ki her iki görüşü savunan mezhepler de olmuş). Fakat bu konu, metinde asıl incelenen &#8220;<em>iyi veya kötü olan neden iyi veya kötüdür, o şeyi iyi veya kötü yapan nedir</em>&#8221; sorusuyla aynı düzlemde değil. İncelediğimiz bu asıl soruya teizm açısından metinde bahsedilen ikilemden başka cevap yok.</p>
<p><a name="Dip20" href="#20Dip"><strong>(20)</a></strong> <strong><em>Platon</em>, </strong>Euthyphron (Eski Yunanca &#8211; Almanca), Ditzingen 1986 (Otto Leggewie&#8217;nin çevirisi).<br />
<span style="text-decoration: underline;">internetten</span><br />
Almanca: <a href="http://www.zum.de/Faecher/D/SH/eutyphr.htm" target="_blank">Friedrich Schleiermacher&#8217;ın çevirisi</a><br />
İngilizce: <a href="http://classics.mit.edu/Plato/euthyfro.html" target="_blank">Benjamin Jowett&#8217;in çevirisi</a></p>
<p><a name="Dip21" href="#21Dip"><strong>(21)</a></strong> bkz.<strong> <em>Kurt Bayertz</em></strong>, Warum überhaupt moralisch sein?, München 2006, S. 75-89.<br />
<strong><em>Michael Martin</em></strong>, Atheism, Morality, and Meaning, (Prometheus Books) 2002.</p>
<p><a name="Dip22" href="#22Dip"><strong>(22)</a></strong> <strong><em>Prof. Muhammed Ebu Zehra</em></strong>, İslam&#8217;da Siyasî, İtikadî ve Fıkıhî Mezhepler Tarihi, çeviren: Sıbğatullah Kaya (Şura Yayınları), S.188-190.</p>
<p>Aynı eserin başka bir Türkçe çevirisi; çevirenler: Hasan Karakaya ve Kerim Aytekin (Hisar Yayınları), Birinci Kitap S. 221-224.</p>
<p><a name="Dip23" href="#23Dip"><strong>(23)</a></strong> <strong><em>Prof. Muhammed Ebu Zehra:</em></strong><em><br />
&#8220;Şu da bir gerçek ki, Maturidiler ile Mu&#8217;tezilîler arasında bu konudaki mevcut ihtilaf, düşüncenin özünde olmamış, bu düşünceyi dile getirme biçiminde olmuştur.<br />
(&#8230;)<br />
Bu konuda, Mu&#8217;tezilîler&#8217;le Eş&#8217;ariler arasındaki ihtilaf ise, düşüncenin özüne varan bir ihtilaftır. Çünkü ihtilafın temeli, eşyada iyilik ve kötülüğün zati (kendinden) olup olmadığıdır</em>.&#8221;<br />
22. dipnottaki eser (Şura Yayınları), S. 190.<br />
Diğer çeviri için bkz. (Hisar Yayınları), Birinci Kitap S.223</p>
<p><a name="Dip24" href="#24Dip"><strong>(24)</a></strong> bkz. dipnot. 22</p>
<p><a name="Dip25" href="#25Dip"><strong>(25)</a></strong> örn. bkz. <a href="http://www.enfal.de/orta32.htm" target="_blank">Eşari Mezhebi</a> veya <a href="http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=article&amp;aid=14993" target="_blank">Sorularla Risale</a></p>
<p><a name="Dip26" href="#26Dip"><strong>(26)</a></strong> <strong><em> G. R. Tamarin</em>, </strong>&#8220;The Influence of Ethnic and Religious Prejudice on Moral Judgment.&#8221; New Outlook (1966), 9:1:49-58. bkz. <strong><em>Richard Dawkins</em></strong>, Tanrı Yanılgısı, Kuzey Yayınları, 10. Baskı, S. 235-237.</p>
<p><a name="Dip27" href="#27Dip"><strong>(27)</a></strong> bkz. <a href="http://www.dinelestirisi.com/islam-elestirisi/allah-neden-bu-kadar-acimasiz-olsun-kuranin-sadist-tanrisi/" target="_blank">Allah neden bu kadar acımasız olsun? – Kuran&#8217;ın Sadist Tanrısı</a> ve oradaki ayetler.</p>
<p><a name="Dip28" href="#28Dip"><strong>(28)</a></strong> <a href="http://www.kuranmeali.com/ayetkarsilastirma.asp?sure=7&amp;ayet=179" target="_blank">A&#8217;râf/179</a>, ayrıca bkz: <a href="http://www.dinelestirisi.com/islam-elestirisi/kurandaki-kordugum-kader-ve-kaza-meselesi/" target="_blank">Kuran&#8217;daki Kördüğüm: Kader ve Kaza Meselesi</a></p>
<p><a name="Dip29" href="#29Dip"><strong>(29)</a></strong> bkz. <a href="http://www.dinelestirisi.com/islam-elestirisi/kurandaki-allah-tasavvuruna-yakismayan-ayetler-beddua-eden-hakaret-ve-kufreden-yemin-eden-bir-tanri/#2" target="_blank">Allah kullarına neden küfretsin?</a></p>
<p style="text-align: right;"><span style="color: #808080;"><em><strong>Afak Adalı &#8211; ulpian</strong></em></span></p>
<p><br class="clear" /><br />
<br class="clear" /></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.dinelestirisi.com/din-ideoloji-ve-dogma-elestirisi/"><img class="size-full wp-image-1061     aligncenter" title="Din, İdeoloji ve Dogma Eleştirisi" src="http://www.dinelestirisi.com/wp-content/uploads/2010/04/Kuran-Elestirisi-Türk-Ateizm-ateist.png" alt="din, ateizm ve ahlak" width="36" height="36" /></a></p>
<p style="text-align: center;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.dinelestirisi.com/din-ideoloji-ve-dogma-elestirisi/allahsizlik-ahlaksizlik-midir-ateizm-ve-ahlak-iliskisi-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kuran&#8217;da kölelik ile ilgili bazı ayetler</title>
		<link>http://www.dinelestirisi.com/islam-elestirisi/kuranda-kolelik-ile-ilgili-bazi-ayetler/</link>
		<comments>http://www.dinelestirisi.com/islam-elestirisi/kuranda-kolelik-ile-ilgili-bazi-ayetler/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 29 Apr 2011 15:14:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ulpian</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam Eleştirisi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah ve kölelik]]></category>
		<category><![CDATA[İslam köleliği neden kaldırmamış]]></category>
		<category><![CDATA[islamda kölelik]]></category>
		<category><![CDATA[İslamda kölelik meşrumudur]]></category>
		<category><![CDATA[kölelikle ilgili ayetler]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran'da kölelik kurumu]]></category>
		<category><![CDATA[Kuranda kölelik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.dinelestirisi.com/?p=1814</guid>
		<description><![CDATA[Kölelik kurumu İslam öncesi Arap toplumunda da mevcuttu. Hattâ İslam&#8217;ın kölelerin durumunu bazı açılardan nisbeten &#8216;iyileştiren&#8217; bir takım düzenlemeler getirdiği de söylenebilir. Fakat İslam dini, kölelik kurumuna topyekûn karşı çıkmamış, fiilî durumu devralarak dinen de meşrûlaştırmıştır. Evrensel ahlâk ve adalet kuralları tesis ettiğini, zaman ve mekân üstü geçerli olduğunu iddia eden Kuran, savaş esareti gibi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Kölelik kurumu İslam öncesi Arap toplumunda da mevcuttu. Hattâ İslam&#8217;ın kölelerin durumunu bazı açılardan nisbeten &#8216;iyileştiren&#8217; bir takım düzenlemeler getirdiği de söylenebilir. Fakat İslam dini, kölelik kurumuna topyekûn karşı çıkmamış, fiilî durumu devralarak dinen de meşrûlaştırmıştır. Evrensel ahlâk ve adalet kuralları tesis ettiğini, zaman ve mekân üstü geçerli olduğunu iddia eden Kuran, savaş esareti gibi yollarla &#8216;köle&#8217; statüsüne düşen insanların çoluk çocuklarının, torunlarının, torunlarının torunlarının da köle olarak dünyaya gelmesi, &#8216;efendi&#8217;leri, &#8216;sahip&#8217;leri tarafından dilendiği gibi alınıp satılabilmesi gibi, insanlık dışı bir uygulamayı, dinen caiz ve meşrû görmekte, hattâ birçok düzenlemelerle bu meşrûiyeti pekiştirmektedir. Örneğin bir hatanın kefareti/diyeti olarak köle azad etme zorunluğu da, kölelik kurumunun genel olarak meşrû görüldüğünü gösterir; genel olarak insanın (sırf anası babası da köleydi ve bu yüzden köle olarak doğdu diye) başka insanları kendi kölesi olarak tutması caiz ve meşrû bulunuyor ki, bir <em>hatanın veya suçun</em> karşılığı olarak köle azad etme mecburiyeti getirilebiliyor.</p>
<p><em><span style="text-decoration: underline;">Kuran&#8217;da köleliği meşrû bir kurum olarak baz alan bazı ayetler</span></em><strong>:</strong></p>
<ul>
<li><a href="http://www.kuranmeali.com/ayetkarsilastirma.asp?sure=16&amp;ayet=75" target="_blank">Nahl/75<br />
</a>Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen ve <strong>başkasının malı olan bir köle</strong> ile, kendisine verdiğimiz güzel rızıktan gizli ve açık olarak Allah yolunda harcayan kimseyi misal verir. <strong>Bunlar hiç eşit olur mu?</strong> Hamd Allah’a mahsustur, fakat onların çoğu bilmezler.</li>
</ul>
<ul>
<li><a href="http://www.kuranmeali.com/ayetkarsilastirma.asp?sure=2&amp;ayet=178" target="_blank">Bakara/178</a>:<br />
Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. <strong>Hüre karşı hür, köleye karşı köle</strong>, kadına karşı kadın kısas edilir (&#8230;).</li>
</ul>
<ul>
<li><a href="http://www.kuranmeali.com/ayetkarsilastirma.asp?sure=2&amp;ayet=221" target="_blank">Bakara/221<br />
</a>İman etmedikleri sürece Allah’a ortak koşan kadınlarla evlenmeyin. Allah’a ortak koşan kadın hoşunuza gitse de, <strong>mü’min bir cariye</strong> Allah’a ortak koşan bir kadından daha hayırlıdır. İman etmedikleri sürece Allah’a ortak koşan erkeklerle, kadınlarınızı evlendirmeyin. Allah’a ortak koşan <strong>hür erkek </strong>hoşunuza gitse de; iman eden <strong>bir köle</strong>, Allah’a ortak koşan bir erkekten daha hayırlıdır.</li>
</ul>
<ul>
<li><a href="http://www.kuranmeali.com/ayetkarsilastirma.asp?sure=9&amp;ayet=60" target="_blank">Tevbe/60<br />
</a>Sadakalar (zekâtlar), Allah’tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, zekât toplayan memurlar, kalpleri İslâm’a ısındırılacak olanlarla (özgürlüğüne kavuşturulacak)<strong> köleler</strong>, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış yolcular içindir (&#8230;).</li>
</ul>
<ul>
<li><a href="http://www.kuranmeali.com/ayetkarsilastirma.asp?sure=24&amp;ayet=32" target="_blank">Nûr/32<br />
</a>Sizden bekâr olanları, <strong>kölelerinizden ve cariyelerinizden</strong> durumu uygun olanları evlendirin. Eğer bunlar yoksul iseler, Allah onları lütfuyla zenginleştirir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.</li>
</ul>
<ul>
<li><a href="http://www.kuranmeali.com/ayetkarsilastirma.asp?sure=4&amp;ayet=92" target="_blank">Nisa/92<br />
</a>Bir mü’minin bir mü’mini öldürmesi olacak şey değildir. Ancak yanlışlıkla olması başka. Kim bir mü’mini yanlışlıkla öldürürse, bir <strong>mü’min köleyi azad etmesi</strong> ve bağışlamadıkları sürece ailesine diyet ödemesi gerekir (&#8230;).</li>
</ul>
<ul>
<li><a href="http://www.kuranmeali.com/ayetkarsilastirma.asp?sure=58&amp;ayet=3" target="_blank">Mücâdele/3<br />
</a>Kadınlarından zıhar yaparak ayrılıp sonra da söylediklerinden dönecek olanlar, eşleriyle birbirlerine dokunmadan önce, <strong>bir köle azat etmelidirler</strong>.</li>
</ul>
<ul>
<li><a href="http://www.kuranmeali.com/ayetkarsilastirma.asp?sure=5&amp;ayet=89" target="_blank">Mâide/89<br />
</a>Allah, boş bulunarak ettiğiniz yeminlerle sizi sorumlu tutmaz. Ama bile bile yaptığınız yeminlerle sizi sorumlu tutar. Bu durumda yeminin keffareti, ailenize yedirdiğinizin orta hâllisinden on yoksulu doyurmak, yahut onları giydirmek ya da <strong>bir köle azat etmektir</strong>.</li>
</ul>
<p>(Bunların yanısra &#8216;kadın köle&#8217;, yani cariyelerle ilgili de birçok Kuran ayeti bulunmaktadır.)</p>
<p>ayrıca bkz. <a href="Allahsızlık Ahlâksızlık mıdır? – ateizm ve ahlâk ilişkisi üzerine">Allahsızlık Ahlâksızlık mıdır? – ateizm ve ahlâk ilişkisi üzerine</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.dinelestirisi.com/islam-elestirisi/kuranda-kolelik-ile-ilgili-bazi-ayetler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Richard Dawkins: Ahlaki Eğilimimizin Darwinci Bir Kökeni Var Mıdır?</title>
		<link>http://www.dinelestirisi.com/faydali-kaynaklar/richard-dawkins-ahlaki-egilimimizin-darwinci-bir-kokeni-var-midir/</link>
		<comments>http://www.dinelestirisi.com/faydali-kaynaklar/richard-dawkins-ahlaki-egilimimizin-darwinci-bir-kokeni-var-midir/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 27 Apr 2011 09:09:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ulpian</dc:creator>
				<category><![CDATA[Faydalı Kaynaklar]]></category>
		<category><![CDATA[ahlak anlayışımızın evrimi]]></category>
		<category><![CDATA[ahlak ve bilim]]></category>
		<category><![CDATA[ahlak ve biyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[ahlak ve evrim]]></category>
		<category><![CDATA[ahlakın biyolojik kökeni]]></category>
		<category><![CDATA[ahlakın evrimsel kökeni]]></category>
		<category><![CDATA[biyolojik ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[darvinizm ve ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[darwin ve ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[dawkins ve ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[etik ve evrim]]></category>
		<category><![CDATA[evrim teorisi ahlakı nasıl açıklıyor]]></category>
		<category><![CDATA[evrim teorisi ve ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[evrim teorisinde ahlakın yeri]]></category>
		<category><![CDATA[evrim ve etik]]></category>
		<category><![CDATA[evrim ve merhamet duygusu]]></category>
		<category><![CDATA[evrimsel ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[evrimsel etik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.dinelestirisi.com/?p=1811</guid>
		<description><![CDATA[Richard Dawkins, Tanrı Yanılgısı (Kuzey Yayınları), Ahlakın Kökeni: Neden İyiyiz? &#8211; Ahlaki Eğilimimizin Darwinci Bir Kökeni Var Mıdır?). çeviren: Tunç Tuncay Bilgin bkz. İngilizce orijinali: Does our moral sense have a Darwinian origin? Almanca çevirisi: Hat unser Moralgefühl einen darwinistischen Ursprung? ayrıca bkz.  Allahsızlık Ahlâksızlık mıdır? – ateizm ve ahlâk ilişkisi üzerine Robert Hinde’nin Why [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>Richard Dawkins</strong></em>, Tanrı Yanılgısı (Kuzey Yayınları), Ahlakın Kökeni: Neden İyiyiz? &#8211; Ahlaki Eğilimimizin Darwinci Bir Kökeni Var Mıdır?).<br />
çeviren: <strong><em>Tunç Tuncay Bilgin</em></strong></p>
<p style="padding-left: 30px;">bkz.<br />
İngilizce orijinali: <a href="http://www.dinelestirisi.com/faydali-kaynaklar/richard-dawkins-does-our-moral-sense-have-a-darwinian-origin/">Does our moral sense have a Darwinian origin?</a><br />
Almanca çevirisi: <a href="http://www.dinelestirisi.com/faydali-kaynaklar/richard-dawkins-hat-unser-moralgefuhl-einen-darwinistischen-ursprung/">Hat unser Moralgefühl einen darwinistischen Ursprung?</a></p>
<p style="padding-left: 30px;">ayrıca bkz.  <a href="http://www.dinelestirisi.com/din-ideoloji-ve-dogma-elestirisi/allahsizlik-ahlaksizlik-midir-ateizm-ve-ahlak-iliskisi-uzerine/">Allahsızlık Ahlâksızlık mıdır? – ateizm ve ahlâk ilişkisi üzerine</a></p>
<p><strong><em><br />
</em></strong></p>
<p>Robert Hinde’nin <em>Why Good is Good</em> (İyi Neden İyidir?), Michael Shermer’in <em>The Science of Good and Evil</em> (İyi ve Kötünün Bilimsel İzahı), Robert Buckman’ın <em>Can We Be Good Without God?</em> (Tanrı Olmadan da İyi Olabilir miyiz?) ve Marc Hauser’in <em>Moral Minds</em> (Ahlaki Düşünceler) kitapları, doğru ve yanlış algımızın Darwinci geçmişimizden kaynaklanıyor olabileceği konusunu tartışmaya açmışlardır. Bu bölümde kendi görüşümü savunacağım.</p>
<p>Evrimin doğal seçilimle işlediğini açıklayan Darwinci görüş sahip olduğumuz iyilik, ahlak, namus, duygudaşlık ve merhamet gibi eğilimlerimizi açıklamakta yetersiz kalır. Doğal seçilim açlık, korku ve cinsel arzuyu kolayca açıklayabilir ki bunların hepsinin sağ kalmak ya da genlerimizin korunmasında doğrudan payı vardır. Fakat yetim bir çocuğu bir kenarda ağlarken fark ettiğimizde, yaşlı bir dulun yalnızlığına ve umutsuzluğuna tanık olduğumuzda ya da acılar içinde inleyen bir hayvanı gördüğümüzde hissettiğimiz iç burkucu merhamet hissi hakkında ne düşünmeliyiz? Dünyanın öbür ucunda yaşayan, asla tanışmayacağımız ve yüksek olasılıkla yaptığımız iyiliğin karşılığını veremeyecek olan tsunamizedelere giysi, para gibi kaynağı belli olmayan hediyeler göndermemizi sağlayan bu güçlü dürtünün bizdeki kaynağı nedir? İçimizdeki bu Good Samaritan (Merhametli Kimse) nereden gelir? İyilik, ‘bencil gen’ teorisiyle uyumsuz değil midir? Hayır. Bu uyumsuzluk teorinin yanlış yorumlanmasıyla ortaya çıkar ve çok yaygındır; gerçekte sıkıntı verici (ve tahmin edilebilir) bir yanlış anlaşılmadır.<a name="1Dip" href="#Dip1"><strong>*</strong></a> Doğru kelimeyi vurgulamak burada önem taşır. Bencil <em>gen</em> doğru vurgudur çünkü bencil organizma ya da bencil tür ifadeleriyle tezat oluşturur. Açıklamama izin verin.</p>
<p>Darwinci mantık, yaşam hiyerarşisinde sağ kalan ve doğal seçilimin filtresinden geçen bir birimin bencil olmayı gözetmesi sonucuna varır. Dünya üzerinde sağ kalan birimler, hiyerarşik düzen içerisinde kendi seviyelerinden olan diğer rakiplerinin arasında sağ kalmayı başarabilen birimlerdir. Bu birimler tam anlamıyla bu bağlam içinde bencildirler. Soru, sergiledikleri eylemin seviyesinin ne olduğudur? Bencil geni, vurgu uygun biçimde son kelime üzerindeyken tanımladığımızda, bir doğal seçilim biriminin (örnek, kişisel çıkar birimi) bencil bir organizmayı, bencil bir grubu, bencil bir türü ya da bencil bir ekosistemi işaret ettiğini düşünemeyiz çünkü bencil olan sadece <em>gendir</em>. Bilgi halinde çok uzun nesiller boyunca sağ kalan ya da kalmayan gendir. Genlerden farklı olarak (ve tartışmaya açık olarak memlerden) organizma, grup organizma, ve türler, nesiller boyunca sağ kalma konusunu açıklamakta bir birim vazifesi görebilecek doğru türden varlıklar olamazlar çünkü kendilerinin birebir kopyalarını türetmez ve kendini kopyalayan varlıkların havuzunda rekabet etmezler. Genler tam olarak bunu yaparlar ve bu, bencilin özgün Darwinci anlamı kapsamında, geni bir ‘bencillik’ birimi olarak belirlemenin (bütünüyle haklı) gerekçesidir.</p>
<p>Genlerin diğer genler arasında ‘bencilce’ sağ kalmayı sağlama almalarının en açık yolu, bireysel organizmaları bencil olmaya programlamaktır. Gerçekten de, bireysel organizmanın sağ kalmasının, bu organizmanın taşıdığı genlerin sağ kalmasını destekleyeceği birçok koşul vardır. Ancak farklı koşullar farklı taktikleri gerektirir. Bazı koşullar altında genler, bencilce sağ kalmayı organizmalarının özgecil davranmasına etki ederek sağlama alırlar ve bu koşullar hiç nadir değildir. Bu koşullar günümüzde bütünüyle bilinmektedir ve iki ana başlıkta sıralanırlar. Bireysel organizmalarını genetik akrabalığı destekleyecek şekilde programlayan bir genin, kendi kopyalarına yararı dokunması istatistiksel olarak olasıdır. Böylece bir genin bir gen havuzundaki frekansının artabilmesi, akrabalık özgeciliğinin bir standart halini almasıyla mümkün olabilecektir. Kendi çocuklarına karşı iyi kalpli olmak bunun apaçık bir örneğidir ancak tek örnek bu değildir. Arılar, eşekarıları, karıncalar, termitler ve daha sınırlı bir ölçüde, tüysüz kör fareler, çayır köpeği ve meşe palamudu ağaçkakanları gibi bazı omurgalılar, büyük kardeşlerin küçük kardeşlerin bakımıyla ilgilendiği topluluklar geliştirmiştirler ki bu “bakım geni” bu farklı türler arasında ortaktır. Rahmetli meslektaşım W.D.Hamilton’un kanıtladığı üzere, hayvanlar genelde savunma, kaynakları paylaşma ve tehlike uyarısına dikkat gösterme eğilimindedirler ya da diğer taraftan, yakın akrabalığa özgecil bir tavır sergilerler çünkü istatistiksel olasılıklar göz önüne alındığında, akrabalıkta aynı genlerin kopyaları ortak kullanımdadır.</p>
<p>Darwinci mantıkla açıklama yaparken üzerinde çokça durduğumuz bir diğer başlıca özgecilik türü karşılıklı özgeciliktir (‘Sen benim sırtımı kaşı ben de seninkini.’) Bu teorinin evrim biyolojisi çevresine ilk takdimi Robert Trivers tarafından yapılmış, genel hatları oyun teorisinin matematiksel terimleriyle ifade edilmiştir ve ortak genlere tabi tutulamaz. Aslında geniş ölçüde farklılık gösteren türlerin üyeleri arasında gayet yeterli bir seviyede işleyen bu teori, bu çerçevede yaygın biçimde “ortakyaşarlık” olarak tanımlanır. Alım satım ve değiş tokuş ilkelerinden kaynaklanır. Avcının bir mızrağa, demircininse et yemeye ihtiyacı vardır. Asimetri bir alışveriş doğurur. Arının nektara, çiçeklerinse polen yaymaya gereksinimleri vardır. Çiçekler uçamaz dolayısıyla polenlerin dağıtımı için kanatlarını kiraladıkları arılara nektarla karşılık verirler. Bal rehberi olarak bilinen kuşlar arı kovanlarının yerini tespit edebilir ancak içine giremezler. Bal porsukları arı kovanlarına girebilirler ancak kovanların yerini tespit etmelerine yarayacak kanatları yoktur. Bal rehberleri, porsukları (ve bazen insanları) özgün bir ayartıcı uçuş sayesinde kovanlara çekerler ki bu uçuş tekniğinin başka bir amacı yoktur. Her iki taraf da bu işlemden yararlanır. Tek başına kaldırılamayacak kadar ağır bir kayanın altında duran altın bir çömleği fark eden bir kişi, altını paylaşacağını bile bile diğer insanlardan yardım alır çünkü bu yardım olmadan altını elde etmesi imkânsızdır. Hayvanlar âlemi bu gibi karşılıklı ilişkiler yönünden zengindir: Bufalolar ve temizlikçi kuşlar, kırmızı boru çiçekleri ve sinekkuşları, balıklar ve temizlikçi küçük balıklar, kargalar ve bağırsaklarındaki mikro organizmalar. Karşılıklı özgecilik, karşılanması gereken yetenekler ve asimetriler sayesinde işler. Bilhassa farklı iki tür arasında dört dörtlük işlemesinin nedeni budur: asimetriler önemlidir.</p>
<p>İnsanoğlu dünyasında, SİV’ler (sana ihtiyacım var) ve para işlemleri erteleme yapmaya olanak tanıyan araçlardır. Ticaretin tarafları malları eşzamanlılıkla teslim etmezler ancak geleceğe yönelik bir borç çizelgesi belirler hatta borcu diğer borçlarla takaslarlar. Bildiğim kadarıyla, vahşi dünyadaki hayvanların parayla doğrudan eşdeğer bir araçları yoktur. Ancak bireysel kimlik hafızası gayri resmi olarak aynı rolü oynar. Vampir yarasalar, borçların ödenmesi konusunda, kaynaşık kümelerindeki hangi bireylerin güvenilir, (geri çıkartılan, kusulan kan ile), hangilerinin hilekar olduğunu öğrenirler. Doğal seçilim, asimetrik gereksinim ve fırsat ilişkilerinde bireyleri, elverişli olduğunda vermeye, elverişli olmadığındaysa almak için karşı tarafı kışkırtmaya yatkınlık kazandıran genleri destekler. Doğal seçilim ayrıca şu eğilimleri de destekler; zorunlulukların hatırlanması, kin gütme, değiş tokuş ilişkilerinin kontrol altında tutulması ve alan ancak sırası geldiğinde vermeyen hilebazların cezalandırılması.</p>
<p>Hilebazlar her zaman olacaktır ve karşılıklı özgeciliğin oyun teorisel bilmecelerine karşı kalıcı çözümler üretilmesi için her zaman hilebazların cezalandırılmasına dair bir unsur gerekmektedir. Matematiksel teori, bu tür ‘oyunlara’ iki ana çeşit kalıcı çözüm getirir. ‘Daima kötü ol’ kalıcı bir çözümdür çünkü eğer herkes kötüyse sadece bir iyi birey, iyi bir çözüm olmayacaktır. Ancak yine kalıcı olan başka bir strateji daha vardır. (‘Kalıcının’ anlamı, stratejinin kullanımı nüfus içinde ciddi bir sıklığa ulaştığında, hiçbir alternatifin daha iyi bir çözüm getirmemesidir.) Bu diğer strateji şöyledir, ‘iyi huylu olarak başla ve diğerlerine kararsızlık hakkını tanı. Sonra, iyi eylemleri iyilikle karşıla ancak kötü eylemlerin intikamını al.’ Oyun teorisi dilinde bu strateji (ya da benzer strateji kümeleri) farklı isimlerle tanınır, Kısasa Kısas, Dişe Diş Kana Kan gibi. Bazı koşullar altında bu yöntem evrimsel olarak kalıcıdır çünkü karşılık vermenin hâkim olduğu bir nüfus içerisinde, tek bir kötü birey ve tek bir kayıtsız şartsız iyi birey bundan daha iyisini sunamayacaktır. Kısasa kısasın farklı daha karmaşık değişkenleri vardır ve yerine göre daha olumlu sonuçlar vermektedir.</p>
<p>Akrabalık ve karşılıklı etkiyi Darwinci bir dünyanın ikiz direkleri olarak tanımladım ancak bu ana direklerin üstünde duran ikincil yapılar vardır. Dil ve gevezeliğin olduğu sosyal topluluklarda ün önemlidir. Bir birey nezaketi ve soyluluğuyla ünlü olabilir. Bir diğeri kaypaklık, dolandırıcılık ve anlaşmanın kurallarını bozmak gibi özelliklerinden ötürü kötü şöhretli olabilir. Bir başka birey soyluluğuyla ünlüdür ancak içinde yaşadığı toplumda güven hissi, hilekârlığın acımasızca cezalandırılmasıyla kurulmuştur. Karşılıklı özgeciliğin sade teorisinin herhangi bir tür hayvandan beklentisi, hayvanın türünün diğer üyelerinde bulunan bu gibi özelliklere karşı bilinçsiz bir duyarlılıkla davranmasıdır. Sosyal topluluklarda ünlerin yayılması için dilin gücünü kullanırız. Genelde bu dedikodu şeklindedir. X’in barda hesap ödememesinden kişisel olarak zarar görmenize gerek yoktur. X’in pinti olduğunu ‘dedikodu gazetesinden’ duyarsınız ya da (örneğe ironik bir karışıklık eklersek) bunu size ileten Y aslında korkunç bir yalancıdır. Ün önemlidir ve biyologlar, sadece sağlam bir “karşılık verici” değil ama aynı zamanda sağlam bir karşılık verici olarak bu sıfatın <em>ününü</em> beslemenin Darwinci bir sağ kalma değeri olduğunu onaylayacaklardır. Matt Ridley’in <em>The Origins of Virtue</em> (Namusun Kökeni), Darwin-ci ahlakın tüm alanının berrak bir açıklaması olmasının yanı sıra, özellikle ün konusunda açıklayıcıdır.<a name="2Dip" href="#Dip2"><strong>**</strong></a></p>
<p>Norveçli ekonomist Thorstein Veblen ve farklı bir yöntem seçen İsrailli zoolog Amotz Zahavi bu konuya parlak bir fikirle katkıda bulunmuşlardır. Özgecil bağışlama, egemenlik ya da üstünlüğün bir reklamı olabilir. Antropologlar bu görüşü Potlatch Effect olarak bilirler ki bu, Kuzey Batı Pasifik’teki kabilelerde, kabile reisi adaylarının perişan edici zenginlikte şölen verme düellolarıyla birbirleriyle çekişmeleri geleneklerinden kaynaklanır. Olağanüstü durumlarda, misilleme niteliğindeki eğlencenin süresi taraflardan birinin kaynakları tükenene kadar devam eder, gelgelelim kazananın durumu da pek farklı değildir. Veblen’in ‘çarpıcı tüketim’ kavramı, çağdaş sahnenin birçok gözlemcisinin hassas yönünü bulur. Zahavi’nin katkısı seneler boyunca biyologlar tarafından önemsenmemiştir. Ancak en sonunda kuramcı Alan Grafen, zekâ dolu matematik modelleriyle onu savunmuş ve Potlatch görüşünün evrimsel bir uyarlamasını temin etmiştir. Zahavi Arap ötleğenlerini inceler. Bunlar küçük kahverengi kuşlardır. Sosyal gruplar halinde yaşarlar ve iş birliği yaparak ürerler. Tıpkı birçok küçük kuş türünde olduğu gibi, ötleğenler uyarı sesleri çıkarırlar ve ayrıca birbirlerine besin bağışlarlar. Bu gibi özgecil eylemlerin klasik bir Darwinci bakış açısıyla incelemesinde, öncelikle kuşlar arasındaki karşılıklı etki ve akrabalık ilişkileri mercek altına alınır. Bir ötleğen bir arkadaşını beslerken daha sonra bu arkadaşı tarafından beslenmeyi beklemekte midir? Ya da iyiliği alan kuş yakın bir genetik akraba mıdır? Zahavi’nin yorumu radikal olarak beklenmediktir. Baskın ötleğenler astlarını besleyerek nüfuz haklarını korurlar. Zahavi’nin hoşuna giden Antropomorfik dili kullanırsak, baskın kuş şuna benzer bir şey söyler, ‘Sizden ne kadar üstün olduğuma bakın, yüksek bir dalda oturarak kendimi atmacaların görüş sahasına sokacak kadar güçlüyüm. Yerde beslenen sürünün geriye kalanını uyarmak için bir nöbetçi gibi hareket edebiliyorum.’ Zahavi ve arkadaşlarının gözlemleri, ötleğenlerin tehlikeli nöbet görevi için etkince rekabet ettikleri fikrini beyan eder. Ve her ne zaman bir ast ötleğen baskın bir ötleğene besin sunma girişiminde bulunsa, bu aşikâr cömertlik şiddetle geri çevrilir. Zahavi’nin görüşünün özünde, üstünlük bildirilerinin doğruluğunun bildirilerin bedelleriyle kanıtlanması vardır. Sadece ve sadece gerçekten üstün bir birey külfetli bir hediye aracılığıyla üstünlüğünü bildirecek kadar güçlü olabilir. Bireyler, (örneğin eşlerini cezbederken) üstünlüğün pahalıya mal olan gösterileri, gösterişli cömertlikleri ve vatansever atılımlarıyla başarıyı satın alırlar.</p>
<p>Şimdi bireylerin birbirlerine karşı özgecil, cömert ya da ‘dürüst’ olmasını açıklayan dört sağlam Darwinci sebebimiz var. Bir; özgün bir durum olan genetik akrabalık. İki; karşılıklı etki: alınan iyiliklerin karşılanması ve geri ödeneceğini ‘umarak’ iyilikler sunma. Bunun sonrasında, üçüncü olarak, şefkat ve cömertlikle ün kazanmanın Darwinci yararı. Ve dört, eğer Zahavi haklıysa, dikkat çekici cömertliğin bir tür taklit edilemez, güvenilir bir bildiriye dönüşmesi ve bunun özgün bir ek fayda sağlaması.</p>
<p>Tarih öncesi zamanın büyük bölümünde insanoğlu bu dört tür özgeciliğin hepsinin evrimini güçlü bir şekilde desteklemiş koşullar altında yaşadı. Köylerde yaşadık ya da bundan daha önceleri, babunlar gibi ayrık, göçebe topluluklar halinde yaşadık ki bu topluluklar kısmen de olsa komşu köy ya da toplulukların uzağındaydı. Topluluk üyesi arkadaşlarınızın çoğu akrabanızdı ve diğer toplulukların üyelerinden çok daha yakın ilişkideydiniz; böylece akrabalık özgeciliğinin gelişmesi adına birçok fırsat doğdu. Ve, akraba ya da değil, hayatınız boyunca hep aynı kişilerle karşılaşmaya meyilliydiniz; böylece karşılıklı özgeciliğin gelişmesi için ideal koşullar doğdu. Bu koşullar ayrıca özgecilik ününüzü yerleştirmek adına da idealdi ve yine aynı ideal koşullar dikkat çekici cömertliğin ilanı için de geçerliydi. Eski insanlar da bu yollardan herhangi biri ya da dördünü de kullanarak, özgecilik yönündeki genetik eğilimlere önem vermişlerdi. İlkel çağ atalarımızın neden kendi kümeleri içindeki bireylere karşı iyi, diğer kümelerdekilere karşı kötü (Ksenefobi) olduğunu anlamak hiç de zor değildir. Ancak artık çoğumuz akrabalarımızla çevrelenmediğimiz büyük şehirlerde yaşıyoruz ve her gün bir daha asla karşılaşmayacağımız insanlarla tanışıyoruz; o halde neden hala birbirimize ve hatta başka topluluklara ait bireylere karşı iyi huyluyuz?</p>
<p>Doğal seçilimin menzilini yanlış tanımlamamak burada önemlidir. Seçilim genleriniz için yararlı olanın kavranabilir bir farkındalığının evrimini desteklemez. Bu farkındalığın kavranabilir bir seviyeye ulaşması için yirminci yüzyıla kadar beklenilmesi gerekir ve günümüzde bile bunu bütünüyle kavrayanlar yalnızca küçük bir grup uzmanla sınırlıdır. Doğal seçilim el yordamlarını (göz kararı, parmak hesabı) destekler ve pratikte bu el yordamlarını inşa eden genleri destekleyerek işler. El yordamları, doğaları gereği, bazen teklerler. Bir kuşun beyninde, ‘yuvanda ciyaklayan küçük şeylerle ilgilen ve kırmızı ağızlarına besin bırak’ yordamı karakteristik olarak bu yordamı inşa eden genleri koruma etkisine sahiptir çünkü yetişkin kuşun yuvasında ciyaklayan ve ağız açanlar doğal olarak yetişkin kuşun kendi yavrularıdır. Bu yöntem bir şekilde başka bir yavru kuşun yuvaya girmesiyle tekler, bu durum guguk kuşları tarafından olumlu etkiler beklenerek düzenlenen bir ayrıntıdır. Merhametli insan dürtümüz bu teklemelere tekabül ediyor olabilir mi? Bu dürtümüz, yavru bir guguk kuşunu büyütmek için canla başla mücadele eden bir çalıbülbülünün ebeveyn içgüdülerinin teklemesine benzemiyor mu? Daha yakın bir benzetmeyle, bir çocuğu evlat edinme insani dürtüsü. Hemen eklemeliyim ki buradaki ‘tekleme’ ifadesi sadece Darwinci anlama yöneliktir. Aşağılayıcı bir ima içermemektedir.</p>
<p>Benimsediğim, Tekleme’ ya da ‘yan ürün’ görüşü bu şekilde işler. Doğal seçilim, atalarımız zamanında, küçük ve durağan gruplar halinde, tıpkı babunlar gibi yaşadığımız dönemde beynimiz içinde özgecil dürtüler programladı. Bunu cinsel dürtüler, açlık dürtüleri, ksenefobik dürtüler ve benzerleri takip etti. Zeki bir çift Darwinci görüşten faydalanarak cinsel dürtülerine dair en yüce sebebin üreme olduğunu kavrayabilir. Kadının doğum kontrol hapı kullandığı için hamile kalamayacağını bilirler. Ve bu bilgiye rağmen cinsel arzularının bir nebze dahi azalmadığını keşfederler. Cinsel arzu cinsel arzudur ve bireyin psikolojisi üzerindeki etkisi, cinsel arzuyu harekete geçiren temel Darvvinci baskıdan bağımsızdır. Cinsel arzu, temel mantığından bağımsızca varolan güçlü bir dürtüdür.</p>
<p>Şefkat, özgecilik, cömertlik, duygudaşlık, merhamet konularında da aynı mantığın geçerli olduğunu iddia ediyorum. Atalar döneminde, yalnızca yakın akrabalık ve olası alış veriş meselelerinde özgecil olma fırsatımız vardı. Günümüzde bu kısıtlama yoktur ancak el yordamı süregelir. Neden böyle olmasın? Bu tıpkı cinsel arzu gibidir. Gözü yaşlı bir bahtsızla (akraba olmayan ve iyiliğin karşılığını veremeyecek) karşılaştığımızda acıma hissimize engel olamayacağımız gibi karşıt cinsten bir bireye karşı (kısır olabilir ya da üremesi başka bir sebeple imkânsızdır) şehvet hislerimizi de engelleyemeyiz. Her ikisi de teklemedir, Darwinci tekleme: Mutluluk veren, değerli teklemeler.</p>
<p>Bir anlığına bu tür Darwinci esasların merhamet ve cömertlik gibi yüce duyguları alçaltmadığını ya da küçümsemediğini düşünün. Ve de cinsel arzuyu. Cinsel arzu, dilbilimsel kültürün sınırlarına girdiğinde, önemli şiir ve drama olarak yücelir: John Donne’nin aşk şiirleri ya da mesela <em>Romeo ve Juliet</em>. Ve elbette ki, akrabalığın tekleyen yönünde de aynı durum geçerlidir ve karşılıklı alış veriş temelli merhamette. Borcu olan birisine karşı merhamet, bağlam dışında bakıldığında, başka birisinin çocuğunu evlat edinmek kadar Darwinci değildir:,</p>
<p>Merhametin yapısı gereği zoraki değildir.<br />
Tıpkı gökyüzünden dünyaya<br />
Damlayan ılık bir yaz yağmuru gibidir</p>
<p>Cinsel arzu, insani tutku ve çabanın büyük bölümünün arkasındaki, harekete geçirici bir etkidir ve bütünüyle bir teklemedir. Aynı görüşün cömert ve merhametli olma arzusu için de geçerli olmaması için hiçbir sebep yoktur. Atalarımız zamanında doğal seçilim için bu iki tür arzuyu inşa etmenin en iyi yolu el yordamlarını beyne yüklemekti. Bu yordamlar bugün de bizi etkilemektedir, şartlar yüzünden esas işlevlerini yitirdikleri zamanlarda bile.</p>
<p>Bu tür el yordamlarının üzerimizde hala etkileri vardır, bu etkiler Kalvinist bir kaçınılmazlıkta değil ancak edebiyat, gelenek, görenek ve hukukun uygarlaştıran etkilerinin süzgecinden geçer; ve elbette dinin. Tıpkı ilkel cinsel arzu beyin yönteminin medeniyet süzgecinden geçerek <em>Romeo ve Juliet</em>’in aşk sahnelerinde ortaya çıkması gibi. Bize-karşı-onlar ilkel beyin yöntemleri de Capulet ve Montague aileleri arasındaki kan davası savaşlarında ortaya çıkar; özgecilik ve duygudaşlığın ilkel beyin yöntemleriyse Shakespeare’in son sahnesindeki zoraki barışmayla bizi neşelendirip alkışlatan bir tekleme olarak belirir.</p>
<p><a name="Dip1" href="#1Dip"><strong>(*)</strong></a> Guardian Gazetesinde (&#8216;Hayvani İçgüdüler&#8217; 27 Mayıs 2006) <em>Gen Bencildir</em>&#8216;in kötü şöhretli Enron Corporation&#8217;un CEO&#8217;su Jeff Skilling&#8217;in gözde kitabı olduğunu utanmıştım çünkü bu kişi Sosyaldarwinci karakterini benim kitabımdan esinlenerek benimsemiş. Guardian Gazetesinden Richard Conniff bu yanlış yorumlamayı oldukça iyi açıklamış. <a href="http://www.guardian.co.uk/money/2006/may/27/careers.work5" target="_blank">http://money.guardian.co.uk/workweekly/story/0,,1783900,00.html</a> Oxford Üniversitesi Yayınları tarafından yayımlanmaya başlayan Gen Bencildir&#8217;in 30. Yılı özel baskısının önsözünde, benzer yanlış yorumlamaların önüne geçmeye çalıştım.</p>
<p><a name="Dip2" href="#2Dip"><strong>(**)</strong></a> Burada ün insanlardaki ünle sınırlı değildir. Kısa zaman önce hayvanlardaki karşılıklı özgeciliğin tipik durumlarından biri üzerinde uygulanmıştır; küçük çöpçü balığıyla bağlı olduğu büyük balık arasındaki ortakyaşar ilişkisi. Yaratıcı bir deneyde, hamarat temizlikçisi olacağı büyük balık tarafından incelenen bir çöpçü balığı, Labroides dimidiatus, temizlik yapmayı umursamayan rakip Labroides&#8217;lere kıyasla üstün görülüp seçilir. R. Bshary/A. S. Grutter, »Image Scoring and Cooperation in a Cleaner Fish Mutualism«, Nature 441 (22. Juni 2006), S. 975–978.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.dinelestirisi.com/faydali-kaynaklar/richard-dawkins-ahlaki-egilimimizin-darwinci-bir-kokeni-var-midir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Richard Dawkins: Does our moral sense have a Darwinian origin?</title>
		<link>http://www.dinelestirisi.com/faydali-kaynaklar/richard-dawkins-does-our-moral-sense-have-a-darwinian-origin/</link>
		<comments>http://www.dinelestirisi.com/faydali-kaynaklar/richard-dawkins-does-our-moral-sense-have-a-darwinian-origin/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 27 Apr 2011 08:27:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ulpian</dc:creator>
				<category><![CDATA[Faydalı Kaynaklar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.dinelestirisi.com/?p=1804</guid>
		<description><![CDATA[Richard Dawkins: THE GOD DELUSION &#8211; The roots of morality: why are we good? &#8211; Does our moral sense have a Darwinian origin? bkz. Almanca çevirisi: Hat unser Moralgefühl einen darwinistischen Ursprung? Türkçe çevirisi: Ahlaki Eğilimimizin Darwinci Bir Kökeni Var Mıdır? ayrıca bkz.  Allahsızlık Ahlâksızlık mıdır? – ateizm ve ahlâk ilişkisi üzerine Several books, including Robert [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Richard Dawkins</em></strong>: THE GOD DELUSION &#8211; The roots of morality: why are we good? &#8211; Does our moral sense have a Darwinian origin?</p>
<p style="padding-left: 30px;">bkz.<br />
Almanca çevirisi: <a href="http://www.dinelestirisi.com/faydali-kaynaklar/richard-dawkins-hat-unser-moralgefuhl-einen-darwinistischen-ursprung/">Hat unser Moralgefühl einen darwinistischen Ursprung?<br />
</a>Türkçe çevirisi: <a href="http://www.dinelestirisi.com/faydali-kaynaklar/richard-dawkins-ahlaki-egilimimizin-darwinci-bir-kokeni-var-midir/">Ahlaki Eğilimimizin Darwinci Bir Kökeni Var Mıdır?</a></p>
<p style="padding-left: 30px;">ayrıca bkz.  <a href="http://www.dinelestirisi.com/din-ideoloji-ve-dogma-elestirisi/allahsizlik-ahlaksizlik-midir-ateizm-ve-ahlak-iliskisi-uzerine/">Allahsızlık Ahlâksızlık mıdır? – ateizm ve ahlâk ilişkisi üzerine</a></p>
<p>Several books, including Robert Hinde&#8217;s <em>Why Good is Good</em>, Michael Shermer&#8217;s <em>The Science of Good and Evil</em>, Robert Buckman&#8217;s <em>Can We Be Good Without God?</em>, and Marc Hauser&#8217;s <em>Moral Minds</em>, have argued that our sense of right and wrong can be derived from our Darwinian past. This section is my own version of the argument.</p>
<p>On the face of it, the Darwinian idea that evolution is driven by natural selection seems ill-suited to explain such goodness as we possess, or our feelings of morality, decency, empathy and pity. Natural selection can easily explain hunger, fear and sexual lust, all of which straightforwardly contribute to our survival or the preservation of our genes. But what about the wrenching compassion we feel when we see an orphaned child weeping, an old widow in despair from loneliness, or an animal whimpering in pain? What gives us the powerful urge to send an anonymous gift of money or clothes to tsunami victims on the other side of the world whom we shall never meet, and who are highly unlikely to return the favour? Where does the Good Samaritan in us come from? Isn&#8217;t goodness incompatible with the theory of the &#8216;selfish gene&#8217;? No. This is a common misunderstanding of the theory &#8211; a distressing (and, with hindsight, foreseeable) misunderstanding.<a name="1Dip" href="#Dip1"><strong>*</strong></a> It is necessary to put the stress on the right word. The selfish <em>gene</em> is the correct emphasis, for it makes the contrast with the selfish organism, say, or the selfish species. Let me explain.</p>
<p>The logic of Darwinism concludes that the unit in the hierarchy of life which survives and passes through the filter of natural selection will tend to be selfish. The units that survive in the world will be the ones that succeeded in surviving at the expense of their rivals at their own level in the hierarchy. That, precisely, is what selfish means in this context. The question is, what is the level of the action? The whole idea of the selfish gene, with the stress properly applied to the last word, is that the unit of natural selection (i.e. the unit of self-interest) is not the selfish organism, nor the selfish group or selfish species or selfish ecosystem, but the selfish <em>gene</em>. It is the gene that, in the form of information, either survives for many generations or does not. Unlike the gene (and arguably the meme), the organism, the group and the species are not the right kind of entity to serve as a unit in this sense, because they do not make exact copies of themselves, and do not compete in a pool of such self-replicating entities. That is precisely what genes do, and that is the &#8211; essentially logical &#8211; justification for singling the gene out as the unit of &#8216;selfishness&#8217; in the special Darwinian sense of selfish.</p>
<p>The most obvious way in which genes ensure their own &#8216;selfish&#8217; survival relative to other genes is by programming individual organisms to be selfish. There are indeed many circumstances in which survival of the individual organism will favour the survival of the genes that ride inside it. But different circumstances favour different tactics. There are circumstances &#8211; not particularly rare &#8211; in which genes ensure their own selfish survival by influencing organisms to behave altruistically. Those circumstances are now fairly well understood and they fall into two main categories. A gene that programs individual organisms to favour their genetic kin is statistically likely to benefit copies of itself. Such a gene&#8217;s frequency can increase in the gene pool to the point where kin altruism becomes the norm. Being good to one&#8217;s own children is the obvious example, but it is not the only one. Bees, wasps, ants, termites and, to a lesser extent, certain vertebrates such as naked mole rats, meerkats and acorn woodpeckers, have evolved societies in which elder siblings care for younger siblings (with whom they are likely to share the genes for doing the caring). In general, as my late colleague W. D. Hamilton showed, animals tend to care for, defend, share resources with, warn of danger, or otherwise show altruism towards close kin because of the statistical likelihood that kin will share copies of the same genes.</p>
<p>The other main type of altruism for which we have a wellworked- out Darwinian rationale is reciprocal altruism (&#8216;You scratch my back and I&#8217;ll scratch yours&#8217;). This theory, first introduced to evolutionary biology by Robert Trivers and often expressed in the mathematical language of game theory, does not depend upon shared genes. Indeed, it works just as well, probably even better, between members of widely different species, when it is often called symbiosis. The principle is the basis of all trade and barter in humans too. The hunter needs a spear and the smith wants meat. The asymmetry brokers a deal. The bee needs nectar and the flower needs pollinating. Flowers can&#8217;t fly so they pay bees, in the currency of nectar, for the hire of their wings. Birds called honeyguides can find bees&#8217; nests but can&#8217;t break into them. Honey badgers (ratels) can break into bees&#8217; nests, but lack wings with which to search for them. Honeyguides lead ratels (and sometimes men) to honey by a special enticing flight, used for no other purpose. Both sides benefit from the transaction. A crock of gold may lie under a large stone, too heavy for its discoverer to move. He enlists the help of others even though he then has to share the gold, because without their help he would get none. The living kingdoms are rich in such mutualistic relationships: buffaloes and oxpeckers, red tubular flowers and hummingbirds, groupers and cleaner wrasses, cows and their gut micro-organisms. Reciprocal altruism works because of asymmetries in needs and in capacities to meet them. That is why it works especially well between different species: the asymmetries are greater.</p>
<p>In humans, IOUs and money are devices that permit delays in the transactions. The parties to the trade don&#8217;t hand over the goods simultaneously but can hold a debt over to the future, or even trade the debt on to others. As far as I know, no non-human animals in the wild have any direct equivalent of money. But memory of individual identity plays the same role more informally. Vampire bats learn which other individuals of their social group can be relied upon to pay their debts (in regurgitated blood) and which individuals cheat. Natural selection favours genes that predispose individuals, in relationships of asymmetric need and opportunity, to give when they can, and to solicit giving when they can&#8217;t. It also favours tendencies to remember obligations, bear grudges, police exchange relationships and punish cheats who take, but don&#8217;t give when their turn comes.</p>
<p>For there will always be cheats, and stable solutions to the gametheoretic conundrums of reciprocal altruism always involve an element of punishment of cheats. Mathematical theory allows two broad classes of stable solution to &#8216;games&#8217; of this kind. &#8216;Always be nasty&#8217; is stable in that, if everybody else is doing it, a single nice individual cannot do better. But there is another strategy which is also stable. (&#8216;Stable&#8217; means that, once it exceeds a critical frequency in the population, no alternative does better.) This is the strategy, &#8216;Start out being nice, and give others the benefit of the doubt. Then repay good deeds with good, but avenge bad deeds.&#8217; In game theory language, this strategy (or family of related strategies) goes under various names, including Tit-for-Tat, Retaliator and Reciprocator. It is evolutionarily stable under some conditions in the sense that, given a population dominated by reciprocators, no single nasty individual, and no single unconditionally nice individual, will do better. There are other, more complicated variants of Tit-for-Tat which can in some circumstances do better.</p>
<p>I have mentioned kinship and reciprocation as the twin pillars of altruism in a Darwinian world, but there are secondary structures which rest atop those main pillars. Especially in human society, with language and gossip, reputation is important. One individual may have a reputation for kindness and generosity. Another individual may have a reputation for unreliability, for cheating and reneging on deals. Another may have a reputation for generosity when trust has been built up, but for ruthless punishment of cheating. The unadorned theory of reciprocal altruism expects animals of any species to base their behaviour upon unconscious responsiveness to such traits in their fellows. In human societies we add the power of language to spread reputations, usually in the form of gossip. You don&#8217;t need to have suffered personally from X&#8217;s failure to buy his round at the pub. You hear &#8216;on the grapevine&#8217; that X is a tightwad, or &#8211; to add an ironic complication to the example &#8211; that Y is a terrible gossip. Reputation is important, and biologists can acknowledge a Darwinian survival value in not just being a good reciprocator but fostering a <em>reputation</em> as a good reciprocator too. Matt Ridley&#8217;s <em>The Origins of Virtue</em>, as well as being a lucid account of the whole field of Darwinian morality, is especially good on reputation.<a name="2Dip" href="#Dip2"><strong>**</strong></a></p>
<p>The Norwegian economist Thorstein Veblen and, in a rather different way, the Israeli zoologist Amotz Zahavi have added a further fascinating idea. Altruistic giving may be an advertisement of dominance or superiority. Anthropologists know it as the Potlatch Effect, named after the custom whereby rival chieftains of Pacific north-west tribes vie with each other in duels of ruinously generous feasts. In extreme cases, bouts of retaliatory entertaining continue until one side is reduced to penury, leaving the winner not much better off. Veblen&#8217;s concept of &#8216;conspicuous consumption&#8217; strikes a chord with many observers of the modern scene. Zahavi&#8217;s contribution, unregarded by biologists for many years until vindicated by brilliant mathematical models from the theorist Alan Grafen, has been to provide an evolutionary version of the potlatch idea. Zahavi studies Arabian babblers, little brown birds who live in social groups and breed co-operatively. Like many small birds, babblers give warning cries, and they also donate food to each other. A standard Darwinian investigation of such altruistic acts would look, first, for reciprocation and kinship relationships among the birds. When a babbler feeds a companion, is it in the expectation of being fed at a later date? Or is the recipient of the favour a close genetic relative? Zahavi&#8217;s interpretation is radically unexpected. Dominant babblers assert their dominance by feeding subordinates. To use the sort of anthropomorphic language Zahavi delights in, the dominant bird is saying the equivalent of, &#8216;Look how superior I am to you, I can afford to give you food.&#8217; Or &#8216;Look how superior I am, I can afford to make myself vulnerable to hawks by sitting on a high branch, acting as a sentinel to warn the rest of the flock feeding on the ground.&#8217; The observations of Zahavi and his colleagues suggest that babblers actively compete for the dangerous role of sentinel. And when a subordinate babbler attempts to offer food to a dominant individual, the apparent generosity is violently rebuffed. The essence of Zahavi&#8217;s idea is that advertisements of superiority are authenticated by their cost. Only a genuinely superior individual can afford to advertise the fact by means of a costly gift. Individuals buy success, for example in attracting mates, through costly demonstrations of superiority, including ostentatious generosity and public-spirited risk-taking.</p>
<p>We now have four good Darwinian reasons for individuals to be altruistic, generous or &#8216;moral&#8217; towards each other. First, there is the special case of genetic kinship. Second, there is reciprocation: the repayment of favours given, and the giving of favours in &#8216;anticipation&#8217; of payback. Following on from this there is, third, the Darwinian benefit of acquiring a reputation for generosity and kindness. And fourth, if Zahavi is right, there is the particular additional benefit of conspicuous generosity as a way of buying unfakeably authentic advertising.</p>
<p>Through most of our prehistory, humans lived under conditions that would have strongly favoured the evolution of all four kinds of altruism. We lived in villages, or earlier in discrete roving bands like baboons, partially isolated from neighbouring bands or villages. Most of your fellow band members would have been kin, more closely related to you than members of other bands &#8211; plenty of opportunities for kin altruism to evolve. And, whether kin or not, you would tend to meet the same individuals again and again throughout your life &#8211; ideal conditions for the evolution of reciprocal altruism. Those are also the ideal conditions for building a reputation for altruism, and the very same ideal conditions for advertising conspicuous generosity. By any or all of the four routes, genetic tendencies towards altruism would have been favoured in early humans. It is easy to see why our prehistoric ancestors would have been good to their own in-group but bad &#8211; to the point of xenophobia &#8211; towards other groups. But why &#8211; now that most of us live in big cities where we are no longer surrounded by kin, and where every day we meet individuals whom we are never going to meet again — why are we still so good to each other, even sometimes to others who might be thought to belong to an out-group?</p>
<p>It is important not to mis-state the reach of natural selection. Selection does not favour the evolution of a cognitive awareness of what is good for your genes. That awareness had to wait for the twentieth century to reach a cognitive level, and even now full understanding is confined to a minority of scientific specialists. What natural selection favours is rules of thumb, which work in practice to promote the genes that built them. Rules of thumb, by their nature, sometimes misfire. In a bird&#8217;s brain, the rule &#8216;Look after small squawking things in your nest, and drop food into their red gapes&#8217; typically has the effect of preserving the genes that built the rule, because the squawking, gaping objects in an adult bird&#8217;s nest are normally its own offspring. The rule misfires if another baby bird somehow gets into the nest, a circumstance that is positively engineered by cuckoos. Could it be that our Good Samaritan urges are misfirings, analogous to the misfiring of a reed warbler&#8217;s parental instincts when it works itself to the bone for a young cuckoo? An even closer analogy is the human urge to adopt a child. I must rush to add that &#8216;misfiring&#8217; is intended only in a strictly Darwinian sense. It carries no suggestion of the pejorative.</p>
<p>The &#8216;mistake&#8217; or &#8216;by-product&#8217; idea, which I am espousing, works like this. Natural selection, in ancestral times when we lived in small and stable bands like baboons, programmed into our brains altruistic urges, alongside sexual urges, hunger urges, xenophobic urges and so on. An intelligent couple can read their Darwin and know that the ultimate reason for their sexual urges is procreation. They know that the woman cannot conceive because she is on the pill. Yet they find that their sexual desire is in no way diminished by the knowledge. Sexual desire is sexual desire and its force, in an individual&#8217;s psychology, is independent of the ultimate Darwinian pressure that drove it. It is a strong urge which exists independently of its ultimate rationale.</p>
<p>I am suggesting that the same is true of the urge to kindness &#8211; to altruism, to generosity, to empathy, to pity. In ancestral times, we had the opportunity to be altruistic only towards close kin and potential reciprocators. Nowadays that restriction is no longer there, but the rule of thumb persists. Why would it not? It is just like sexual desire. We can no more help ourselves feeling pity when we see a weeping unfortunate (who is unrelated and unable to reciprocate) than we can help ourselves feeling lust for a member of the opposite sex (who may be infertile or otherwise unable to reproduce). Both are misfirings, Darwinian mistakes: blessed, precious mistakes.</p>
<p>Do not, for one moment, think of such Darwinizing as demeaning or reductive of the noble emotions of compassion and generosity. Nor of sexual desire. Sexual desire, when channelled through the conduits of linguistic culture, emerges as great poetry and drama: John Donne&#8217;s love poems, say, or <em>Romeo and Juliet</em>. And of course the same thing happens with the misfired redirection of kin- and reciprocation-based compassion. Mercy to a debtor is, when seen out of context, as un-Darwinian as adopting someone else&#8217;s child:</p>
<p>The quality of mercy is not strained.<br />
It droppeth as the gentle rain from heaven<br />
Upon the place beneath.</p>
<p>Sexual lust is the driving force behind a large proportion of human ambition and struggle, and much of it constitutes a misfiring. There is no reason why the same should not be true of the lust to be generous and compassionate, if this is the misfired consequence of ancestral village life. The best way for natural selection to build in both kinds of lust in ancestral times was to install rules of thumb in the brain. Those rules still influence us today, even where circumstances make them inappropriate to their original functions.</p>
<p>Such rules of thumb influence us still, not in a Calvinistically deterministic way but filtered through the civilizing influences of literature and custom, law and tradition &#8211; and, of course, religion. Just as the primitive brain rule of sexual lust passes through the filter of civilization to emerge in the love scenes of <em>Romeo and Juliet</em>, so primitive brain rules of us-versus-them vendetta emerge in the form of the running battles between Capulets and Montagues; while primitive brain rules of altruism and empathy end up in the misfiring that cheers us in the chastened reconciliation of Shakespeare&#8217;s final scene.</p>
<p><a name="Dip1" href="#1Dip"><strong>(*)</strong></a> I was mortified to read in the Guardian (&#8216;Animal Instincts&#8217;, 27 May 2006) that The Selfish Gene is the favourite book of Jeff Skilling, CEO of the infamous Enron Corporation, and that he derived inspiration of a Social Darwinist character from it. The Guardian journalist Richard Conniff gives a good explanation of the misunderstanding: <a href="http://www.guardian.co.uk/money/2006/may/27/careers.work5" target="_blank">http://money.guardian.co.uk/workweekly/story/0,,1783900,00.html</a>. I have tried to forestall similar misunderstandings in my new preface to the thirtiethanniversary edition of The Selfish Gene, just brought out by Oxford University Press.</p>
<p><a name="Dip2" href="#2Dip"><strong>(**)</strong></a> Reputation is not confined to humans. It has recently been shown to apply to one of the classic cases of reciprocal altruism in animals, the symbiotic relationship between small cleaner fish and their large fish clients. In an ingenious experiment, individual cleaner wrasse, Labroides dimidiatus, that had been observed by a would-be client to be diligent cleaners were more likely to be chosen by the client than rival Labroides that had been observed neglecting to clean. See R. Bshary and A. S. Grutter, &#8216;Image scoring and cooperation in a cleaner fish mutualism&#8217;, Nature 441, 22 June 2006, 975-8.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.dinelestirisi.com/faydali-kaynaklar/richard-dawkins-does-our-moral-sense-have-a-darwinian-origin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Richard Dawkins: Hat unser Moralgefühl einen darwinistischen Ursprung?</title>
		<link>http://www.dinelestirisi.com/faydali-kaynaklar/richard-dawkins-hat-unser-moralgefuhl-einen-darwinistischen-ursprung/</link>
		<comments>http://www.dinelestirisi.com/faydali-kaynaklar/richard-dawkins-hat-unser-moralgefuhl-einen-darwinistischen-ursprung/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 27 Apr 2011 07:56:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ulpian</dc:creator>
				<category><![CDATA[Faydalı Kaynaklar]]></category>
		<category><![CDATA[ethik und evolution]]></category>
		<category><![CDATA[moral und evolution]]></category>
		<category><![CDATA[Richard Dawkins]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.dinelestirisi.com/?p=1797</guid>
		<description><![CDATA[Richard Dawkins, Der Gotteswahn &#8211; Die Wurzeln der Moral: Warum sind wir gut? &#8211; Hat unser Moralgefühl einen darwinistischen Ursprung çeviren: Sebastian Vogel bkz. İngilizce orijinali: Does our moral sense have a Darwinian origin? Türkçe çevirisi: Ahlaki Eğilimimizin Darwinci Bir Kökeni Var Mıdır? ayrıca bkz.  Allahsızlık Ahlâksızlık mıdır? – ateizm ve ahlâk ilişkisi üzerine Die Ansicht, dass [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Richard Dawkins</em></strong>, Der Gotteswahn &#8211; Die Wurzeln der Moral: Warum sind wir gut? &#8211; Hat unser Moralgefühl einen darwinistischen Ursprung<br />
çeviren: <strong><em>Sebastian Vogel</em></strong></p>
<p style="padding-left: 30px;">bkz.<br />
İngilizce orijinali: <a href="http://www.dinelestirisi.com/faydali-kaynaklar/richard-dawkins-does-our-moral-sense-have-a-darwinian-origin/">Does our moral sense have a Darwinian origin?</a><br />
Türkçe çevirisi: <a href="http://www.dinelestirisi.com/faydali-kaynaklar/richard-dawkins-ahlaki-egilimimizin-darwinci-bir-kokeni-var-midir/">Ahlaki Eğilimimizin Darwinci Bir Kökeni Var Mıdır?</a></p>
<p style="padding-left: 30px;">ayrıca bkz.  <a href="http://www.dinelestirisi.com/din-ideoloji-ve-dogma-elestirisi/allahsizlik-ahlaksizlik-midir-ateizm-ve-ahlak-iliskisi-uzerine/">Allahsızlık Ahlâksızlık mıdır? – ateizm ve ahlâk ilişkisi üzerine</a></p>
<p><strong><em><br />
</em></strong></p>
<p>Die Ansicht, dass sich unser Gespür für Richtig und Falsch, Gut und Böse aus unserer darwinistischen Vergangenheit ableiten lasse, wurde bereits in mehreren Büchern vertreten – unter anderem in <em>Why Good Is Good</em> (»Warum gut gut ist«) von Robert Hinde, <em>The Science of Good and Evil</em> (»Die Wissenschaft vom Guten und vom Bösen«) von Michael Shermer, <em>Can We Be Good Without God?</em> (»Können wir ohne Gott gut sein?«) von Robert Buckman und <em>Moral Minds</em> (»Moralisches Denken«) von Marc Hauser. Im folgenden Abschnitt möchte ich dieser Argumentation meine eigene Fassung geben.</p>
<p>Die darwinistische Vorstellung, natürliche Selektion sei die Triebkraft der Evolution, scheint auf den ersten Blick nicht dazu geeignet zu sein, unsere guten Eigenschaften oder unser Gefühl für Moral, Anstand, Mitgefühl und Mitleid zu erklären. Hunger, Angst oder sexuelle Begierde lassen sich leicht mit der natürlichen Selektion begründen, denn sie alle tragen ganz unmittelbar zu unserem Überleben oder zur Erhaltung unserer Gene bei. Doch wie steht es mit dem quälenden Mitgefühl, das wir empfinden, wenn wir ein weinendes Waisenkind sehen, eine alte, in ihrer Einsamkeit verzweifelte Witwe oder ein Tier, das vor Schmerzen winselt? Woher kommt unser machtvoller Drang, eine anonyme Geld- oder Kleiderspende an Tsunamiopfer auf der anderen Seite des Globus zu schicken, also an Menschen, die wir wahrscheinlich nie kennen lernen werden und die uns im Gegenzug vermutlich keinen Gefallen tun können? Woher stammt der Barmherzige Samariter in uns? Ist Güte nicht unvereinbar mit der Theorie der »egoistischen Gene«? Nein, das ist sie nicht. Aber es ist im Zusammenhang mit dieser Theorie ein verbreitetes, bedrückendes (und im Rückblick leider vorhersehbares) Missverständnis.<a name="1Dip" href="#Dip1"><strong>*</strong></a></p>
<p>Es ist nur erforderlich, das richtige Wort zu betonen; die richtige Gewichtung lautet »Das egoistische <em>Gen</em>«. Dann steht es im Gegensatz zum egoistischen Organismus oder zur egoistischen Spezies. Doch das muss ich etwas genauer erklären.</p>
<p>Die darwinistische Logik führt zu der Erkenntnis, dass jenes Element in der Hierarchie des Lebendigen, das überlebt und vom Filter der natürlichen Selektion durchgelassen wird, egoistisch ist. In der Umwelt überleben diejenigen Einheiten, denen es gelingt, auf Kosten ihrer auf der gleichen Hierarchieebene angesiedelten Rivalen zu überleben. Genau das bedeutet das Wort »egoistisch« in diesem Zusammenhang. Die entscheidende Frage lautet: Auf welcher Ebene findet das Ganze statt? Die Vorstellung vom egoistischen Gen – mit der richtigen Betonung auf dem zweiten Wort – geht davon aus, dass nicht der egoistische Organismus, die egoistische Gruppe, die egoistische Spezies oder das egoistische Ökosystem als Einheit der natürlichen Selektion (das heißt als Einheit des Selbstinteresses) dient, sondern das egoistische <em>Gen</em>. Das Gen bleibt in Form seiner Informationen über viele Generationen hinweg erhalten, oder auch nicht. Im Gegensatz zum Gen (und, wie man behaupten könnte, zum Mem) sind Individuum, Gruppe oder Spezies keine Gebilde, die in diesem Sinn als Einheiten gelten können, denn sie stellen keine exakten Kopien ihrer selbst her und konkurrieren nicht miteinander im Gesamtbestand solcher selbstverdoppelnden Gebilde. Genau dies tun aber die Gene, und das ist die völlig logische Rechtfertigung dafür, das Gen als Einheit des »Egoismus« in diesem spezifisch darwinistischen Sinn herauszugreifen.</p>
<p>Wo sorgen die Gene nun für ihr eigenes »egoistisches« Überleben im Verhältnis zu anderen Genen? Der naheliegendste Weg besteht darin, dass sie die einzelnen Organismen auf Egoismus programmieren. In vielen Fällen nützt das Überleben des Organismus tatsächlich auch dem Überleben der Gene, die darin zu Hause sind. Doch unterschiedliche Umstände erfordern unterschiedliche Strategien. Unter manchen – gar nicht einmal so seltenen – Voraussetzungen sorgen die Gene für ihr eigenes, egoistisches Überleben am besten dadurch, dass sie den Organismus zum Altruismus veranlassen.</p>
<p>Welche Voraussetzungen das sind, ist heute ziemlich gut bekannt. Sie lassen sich in zwei Kategorien einteilen: Ein Gen, das den einzelnen Organismus darauf programmiert, seinen eigenen Verwandten einen Gefallen zu tun, nützt mit hoher statistischer Wahrscheinlichkeit seinen eigenen Kopien. Die Häufigkeit eines solchen Gens kann im Genpool so weit anwachsen, dass Altruismus gegenüber den Verwandten zum Normalfall wird. Die Versorgung der eigenen Kinder ist das offenkundigste Beispiel, aber keineswegs das einzige. Bienen, Wespen, Ameisen, Termiten und in geringerem Ausmaß auch Wirbeltiere wie Nacktmulle, Erdmännchen und Eichelspechte bilden Gesellschaft en, in denen die älteren Geschwister für die jüngeren (mit denen sie wahrscheinlich die Gene für die Brutpflege teilen) sorgen. Wie mein mittlerweile verstorbener Kollege W. D. Hamilton nachweisen konnte, sorgen viele Tiere ganz allgemein für ihre nächsten Angehörigen: Diese werden verteidigt, beschützt, vor Gefahren gewarnt und auch sonst altruistisch behandelt, weil eine hohe statistische Wahrscheinlichkeit besteht, dass auch Verwandte Kopien der gleichen Gene besitzen.</p>
<p>Der zweite Haupttyp, für den wir eine gut ausgearbeitete darwinistische Erklärung haben, ist der wechselseitige Altruismus (»Eine Hand wäscht die andere«). Dieser Gedanke, der erstmals von Robert Trivers in die Evolutionsforschung eingeführt wurde und heute häufig in der mathematischen Sprache der Spieltheorie formuliert wird, stützt sich nicht auf gemeinsame Gene. Das Prinzip funktioniert ebenso gut oder vielleicht sogar noch besser, wenn es sich um Angehörige ganz unterschiedlicher biologischer Arten handelt – in einem solchen Fall spricht man von Symbiose. Auf dem gleichen Prinzip beruhen auch Handel und Austausch unter den Menschen. Der Jäger braucht einen Speer, und der Schmied hätte gern Fleisch. Die Asymmetrie wird zum Ausgangspunkt für ein Geschäft. Die Biene braucht Nektar, und die Blüte muss bestäubt werden. Blüten können nicht fliegen, also bezahlen sie die Bienen in Nektarwährung, damit diese ihre Flügel zur Verfügung stellen. Vögel aus der Gruppe der Honiganzeiger finden Bienennester, können aber nicht in sie eindringen. Honigdachse wiederum brechen in Bienennester ein, doch ihnen fehlen die Flügel, um danach zu suchen. Also dirigiert der Honiganzeiger den Honigdachs (und manchmal auch einen Menschen) mit einem besonders aufreizenden Flug, der keinem anderen Zweck dient, zum Honig. Von diesem Geschäft profitieren beide Seiten. Unter einem großen Stein liegt vielleicht ein Goldschatz, aber der Brocken ist so schwer, dass der Entdecker ihn nicht bewegen kann. Er holt andere zu Hilfe, obwohl er dann mit diesen das Gold teilen muss – aber ohne sie bekäme er überhaupt nichts. Die Reiche des Lebendigen sind voll von solchen Beziehungen auf Gegenseitigkeit: Büffel und Madenhacker, rote Röhrenblüten und Kolibris, Zackenbarsche und Putzerfische, Kühe und die Mikroorganismen in ihrem Darm. Der Altruismus auf Gegenseitigkeit wird möglich, weil sowohl in den Bedürfnissen als auch in der Fähigkeit zu ihrer Befriedigung eine Asymmetrie besteht. Das ist der Grund, warum sie zwischen unterschiedlichen Arten besonders gut funktioniert. Die Asymmetrie ist einfach größer.</p>
<p>Wir Menschen haben Schuldscheine und Geld als Hilfsmittel, um solche Transaktionen auch mit Verzögerung zu ermöglichen. Die Handelspartner müssen sich ihre Güter nicht zur gleichen Zeit übergeben, sondern können für die Zukunft Schulden machen und diese sogar an andere weiterverkaufen.</p>
<p>Soweit mir bekannt ist, gibt es außer bei den Menschen bei keiner Tierart eine unmittelbare Entsprechung zum Geld. Aber auf formlosere Weise erfüllen Erinnerungen an die individuelle Identität die gleiche Funktion. Vampirfledermäuse lernen, bei welchen Individuen in ihrer sozialen Gruppe sie sich darauf verlassen können, dass Schulden (in Form von hochgewürgtem Blut) zurückgezahlt werden und welche Individuen Betrüger sind. Die natürliche Selektion begünstigt Gene, die das Individuum in Beziehungen mit ungleich verteilten Bedürfnissen und Gelegenheiten dazu veranlassen, etwas zu geben, wenn es dazu in der Lage ist, und sonst um etwas zu bitten. Außerdem begünstigt sie auch die Neigung, sich an Verpflichtungen zu erinnern, Groll zu hegen, Tauschbeziehungen zu überwachen und Betrüger zu bestrafen, die zwar nehmen, aber nicht geben, wenn sie an der Reihe sind.</p>
<p>Betrüger wird es immer geben, und eine tragfähige Lösung für das spieltheoretische Dilemma des gegenseitigen Altruismus beinhaltet stets ein Element der Bestrafung unehrlicher Zeitgenossen. Für derartige »Spiele« lässt die mathematische Theorie zwei weit gefasste Klassen stabiler Lösungen zu. »Immer fies sein« ist stabil, denn wenn alle anderen es genauso machen, kann ein einzelnes freundliches Individuum nichts erreichen. Es gibt aber noch eine zweite stabile Strategie. (»Stabil« bedeutet hier: Sobald die Lösung in der Bevölkerung eine gewisse kritische Verbreitung überschritten hat, gibt es keine bessere Alternative.) Das ist die Strategie nach dem Motto »Sei von Anfang an nett und unterstelle auch anderen im Zweifel nur Gutes. Zahle Gutes mit Gutem heim, aber ahnde schlechte Taten.« In der Sprache der Spieltheorie trägt diese Strategie (oder Gruppe ähnlicher Strategien) verschiedene Namen; häufig wird sie als »Wie du mir, so ich dir« oder »Schlag und Gegenschlag« bezeichnet. In der Evolution ist sie unter bestimmten Bedingungen stabil, das heißt, in einer Population, in der die Mehrheit nach diesem Prinzip verfährt, schneidet weder ein einzelnes fieses Individuum noch eines, das bedingungslos nett ist, besser ab. Es gibt noch andere, kompliziertere Varianten des »Wie du mir, so ich dir«, denen es unter bestimmten Umständen besser ergeht.</p>
<p>Ich habe Verwandtschaft und gegenseitigen Nutzen als Säulen des Altruismus in der darwinistischen Welt bezeichnet, aber darüber hinaus gibt es auch sekundäre Strukturen, die auf diesen großen Pfeilern ruhen. Insbesondere in der Gesellschaft der Menschen, in der es Sprache und Tratsch gibt, ist der Ruf sehr wichtig. Jemand kann beispielsweise in dem Ruf stehen, freundlich und großzügig zu sein, und ein anderer steht in dem Ruf, unzuverlässig zu sein, zu betrügen und sich nicht an Abmachungen zu halten. Von einem Dritten weiß man vielleicht, dass er großzügig ist, wenn man sein Vertrauen erworben hat, dass er Hinterlist jedoch erbarmungslos bestraft. Die nüchterne Theorie des gegenseitigen Altruismus sagt voraus, dass das Verhalten aller Tierarten seine Grundlage in unbewussten Reaktionen auf solche Eigenschaft en der Artgenossen hat.</p>
<p>In unserer menschlichen Gesellschaft verbreiten wir den Ruf zusätzlich durch die Macht der Sprache, und zwar meist in Form von Tratsch. Wir müssen nicht selbst  darunter gelitten haben, dass X es versäumt hat, in der Kneipe eine Runde auszugeben, als er an der Reihe war. Unter Umständen wissen wir nur vom Hörensagen, dass X ein Geizkragen ist oder – um dem Beispiel eine ironische Komplikation hinzuzufügen – dass Y entsetzlich viel tratscht. Der Ruf ist wichtig, und die Biologen können durchaus einen darwinistischen Überlebensvorteil darin erkennen, wenn man nicht nur Gutes mit Gutem vergilt, sondern sich auch den <em>Ruf</em> erwirbt, sich so zu verhalten. <em>The Origins of Virtue</em> (Die Biologie der Tugend) von Matt Ridley ist nicht nur eine aufschlussreiche Darstellung des gesamten Gebietes der darwinistischen Ethik, sondern es erläutert auch besonders gut die Frage des Rufes.<a name="2Dip" href="#Dip2"><strong>**</strong></a></p>
<p>Eine weitere faszinierende Idee steuerten der norwegisch-amerikanische Wirtschaftswissenschaftler Thorstein Veblen und – auf ganz andere Weise – der israelische Zoologe Amotz Zahavi bei. Altruistisches Geben kann Werbung für die eigene Dominanz oder Überlegenheit sein. Anthropologen kennen den »Potlatch-Effekt«; der Name erinnert an die Sitte der rivalisierenden Indianerhäuptlinge im Nordwesten Nordamerikas, die sich gegenseitig mit immer üppigeren, ruinösen Festen überboten. Im Extremfall setzen sich die gegenseitigen Einladungen zum Gelage so lange fort, bis eine Seite in Armut versinkt, wobei es dem Sieger jedoch kaum besser ergeht. Veblens Begriff des »demonstrativen Konsums« (conspicuous consumption) kommt vielen Beobachtern des modernen Lebens durchaus bekannt vor. Zahavis Beitrag dagegen blieb bei den Biologen über viele Jahre hinweg unbeachtet, bis er durch ausgezeichnete mathematische Modelle des Theoretikers Alan Grafen bestätigt wurde: Es handelt sich um eine evolutionsorientierte Version des Potlatch-Begriffs.</p>
<p>Zahavi beschäftigte sich mit Graudrosslingen, kleinen, braunen Vögeln, die soziale Gruppen bilden und gemeinsam brüten. Wie viele kleine Vögel stoßen auch die Graudrosslinge Warnschreie aus und geben sich gegenseitig Futter ab. In der üblichen darwinistischen Untersuchung solcher altruistischen Verhaltensweisen würde man unter den Vögeln zuerst nach Gegenseitigkeit und Verwandtschaftsbeziehungen suchen. Erwartet ein Graudrossling, der einen Artgenossen füttert, dass er selbst später auch umgekehrt gefüttert wird? Oder ist der Nutznießer ein genetisch enger Verwandter? Zahavi liefert eine überraschende Interpretation: Dominante Graudrosslinge sichern sich ihre Herrschaft, indem sie die Untergebenen füttern. Um die vermenschlichte Sprache zu benutzen, die Zahavi so großes Vergnügen bereitet: Der dominante Vogel sagt so etwas wie »Sieh nur, wie haushoch ich dir überlegen bin – Ich kann es mir leisten, dir etwas zu fressen zu geben«. Oder: »Sieh nur, wie haushoch ich dir überlegen bin – ich kann es mir sogar leisten, mich für die Falken angreifbar zu machen; ich sitze auf einem hohen Ast, spiele den Wächter und warne alle übrigen Vögel des Schwarms, die am Boden nach Nahrung suchen.«</p>
<p>Zahavis Beobachtungen und die seiner Kollegen lassen darauf schließen, dass die Graudrosslinge aktiv um die gefährliche Aufgabe des Wächters konkurrieren. Versucht ein untergeordneter Vogel, einem dominanten Artgenossen Futter anzubieten, so wird diese scheinbare Großzügigkeit energisch zurückgewiesen. Im Wesentlichen lautet Zahavis Aussage: Die Zurschaustellung von Überlegenheit wird durch den Aufwand glaubwürdig. Nur ein wirklich überlegener Vogel kann es sich leisten, diese Tatsache mit einem kostbaren Geschenk zu bekräftigen.</p>
<p>Ein Individuum erkauft sich seinen Erfolg – zum Beispiel beim Anlocken von Paarungspartnern – mit einer kostspieligen Demonstration der Überlegenheit, zu der betonte Großzügigkeit und die Übernahme von Risiken im Interesse der Allgemeinheit gehören.</p>
<p>Damit haben wir nun vier stichhaltige darwinistische Gründe, warum Individuen untereinander altruistisch, großzügig, oder »moralisch« handeln. Der erste betrifft den Sonderfall der Verwandtschaft. Der zweite ist die Gegenseitigkeit: Gefälligkeiten werden vergolten und in »Erwartung« eines solchen Gegengefallens erwiesen. Darauf folgt sofort der dritte: der darwinistische Vorteil, den es bedeutet, wenn man sich den Ruf der Großzügigkeit und Freundlichkeit erwirbt. Und wenn Zahavi recht hat, gibt es viertens den speziellen, unmittelbaren Nutzen der zur Schau gestellten Großzügigkeit als Mittel, um für sich selbst authentische, unverfälschte Reklame zu machen.</p>
<p>Während des größten Teils unserer Vorgeschichte wurde die Evolution aller vier Formen des Altruismus durch die Lebensbedingungen der Menschen stark begünstigt. Die Menschen lebten in Dörfern oder – noch früher – in eigenständigen Gruppen, die wie Paviane durch die Gegend zogen und von Nachbargruppen oder anderen Dörfern mehr oder weniger stark isoliert waren. Die meisten Angehörigen einer solchen Gruppe waren untereinander enger verwandt als mit den Mitgliedern anderer Gruppen – womit sich eine Fülle von Gelegenheiten für die Evolution von Verwandtschaftsaltruismus bot. Und unabhängig davon, ob sie verwandt waren, trafen sich dieselben Individuen während ihres ganzen Lebens immer wieder – ideale Voraussetzungen für die Evolution des Altruismus auf Gegenseitigkeit. Ebenso konnte man sich unter diesen Bedingungen hervorragend einen Ruf des Altruismus erwerben, und die gleichen Bedingungen eigneten sich dafür, Großzügigkeit unübersehbar zur Schau zu stellen. Auf allen vier Wegen wurde die genetische Veranlagung zum Altruismus bei den Frühmenschen begünstigt. Man erkennt ohne weiteres, warum unsere Vorfahren zu den Mitgliedern ihrer eigenen Gruppe freundlich waren, während sie sich gegenüber anderen Gruppen abweisend bis hin zur Fremdenfeindlichkeit verhielten. Heute jedoch leben die meisten Menschen in Städten, wo sie nicht ihre Verwandten um sich herum haben und jeden Tag mit Personen zusammentreffen, die sie nie wieder sehen werden; warum sind wir dennoch auch heute gut zueinander, und das manchmal sogar zu Menschen, von denen man meinen könnte, dass sie zu einer ganz anderen Gruppe gehören?</p>
<p>Es ist wichtig, dass man sich keine falschen Vorstellungen von der Reichweite der natürlichen Selektion macht. Diese Selektion begünstigt nicht die Evolution eines kognitiven Bewusstseins dafür, was gut für unsere Gene ist. Ein solches Bewusstsein konnte erst im 20. Jahrhundert die kognitive Ebene erreichen, und auch heute ist das umfassende Wissen darüber auf eine kleine Gruppe spezialisierter Wissenschaftler beschränkt. Die natürliche Selektion begünstigt Faustregeln, die in der Praxis den Genen nützen, von denen sie erzeugt wurden. Aber es gehört zum Wesen von Faustregeln, dass sie manchmal nach hinten losgehen. Im Gehirn eines Vogels sorgt die Regel »Kümmere dich um die kleinen quiekenden Dinger in deinem Nest und lass Futter in ihre roten aufgesperrten Schnäbel fallen« normalerweise für die Erhaltung der Gene, die diese Regel hervorgebracht haben, denn bei den quiekenden Dingern mit den offenen Schnäbeln im Nest eines erwachsenen Vogels handelt es sich in den meisten Fällen um dessen Nachkommen. Die Regel wirkt sich aber schädlich aus, wenn ein anderer Jungvogel auf irgendeinem Weg in das Nest gelangt – ein Phänomen, das die Kuckucke zu ihren Gunsten ausnutzen. Wäre es denkbar, dass unser Drang zur Nächstenliebe ebenfalls eine solche Fehlfunktion ist wie bei dem Teichrohrsänger, dessen Elterninstinkt in die Irre geht, wenn der Vogel sich für einen kleinen Kuckuck abrackert? Eine noch genauere Analogie ist der Drang der Menschen, ein Kind zu adoptieren. Ich muss aber sofort hinzufügen, dass ich den Begriff »Fehlfunktion« hier nur in einem streng darwinistischen Sinn gebrauche. Er beinhaltet keinerlei Abwertung.</p>
<p>Meine Idee, es könne sich um einen »Fehler« oder ein »Nebenprodukt« handeln, sieht folgendermaßen aus: In alter Zeit, als wir wie Paviane in kleinen, stabilen Gruppen lebten, programmierte die natürliche Selektion in unser Gehirn einen Drang zum Altruismus ein; es war ein Trieb wie der Sexualtrieb, der Fresstrieb, die Fremdenfeindlichkeit und so weiter. Ein intelligentes Paar kann Darwin lesen und weiß dann, dass das Bedürfnis nach Sexualität seine Ursache letztlich in der Fortpflanzung hat. Beide wissen, dass die Frau kein Kind bekommen kann, weil sie die Pille nimmt. Dennoch stellen sie fest, dass ihr Sexualtrieb sich durch dieses Wissen keineswegs vermindert. Sexuelle Bedürfnisse sind sexuelle Bedürfnisse, und in der Psyche des Einzelnen sind sie unabhängig von dem darwinistischen Druck, der letztlich ihre Triebkraft war. Es ist ein starker Trieb, der losgelöst von seiner letzten Begründung existiert.</p>
<p>Nach meiner Vermutung gilt das Gleiche auch für unseren Drang, freundlich zu sein – unseren Hang zu Altruismus, Großzügigkeit, Einfühlungsvermögen und Mitleid. In alter Zeit hatten wir die Gelegenheit zum Altruismus nur gegenüber unseren Verwandten und denen, die es uns potenziell vergelten konnten. Heute existiert diese Einschränkung nicht mehr, aber die Faustregel ist immer noch da. Warum sollte es sie nicht mehr geben? Es ist genau wie beim Sexualtrieb. Wenn wir einen unglücklichen Menschen weinen sehen, müssen wir einfach Mitleid empfinden (auch wenn dieser Mensch nicht mit uns verwandt ist und uns unsere Hilfe nicht vergelten kann), ganz ähnlich wie wir uns sexuell zu einem Angehörigen des anderen Geschlechts hingezogen fühlen (auch wenn diese Person vielleicht unfruchtbar oder aus anderen Gründen nicht zur Fortpflanzung in der Lage ist). Beides sind Fehlfunktionen, darwinistische Fehler – segensreiche, kostbare Fehler.</p>
<p>Man sollte keine Sekunde lang daran denken, in einer solchen darwinistischen Betrachtung eine Herabwürdigung oder Verunglimpfung edler Gefühle wie Mitleid und Großzügigkeit zu sehen. Das Gleiche gilt für den Sexualtrieb. Wenn sexuelles Verlangen durch die Kanäle der Sprachkultur gelenkt wird, kommt es in Form großartiger Dichtung und Dramatik wieder zum Vorschein, beispielsweise in den Liebesgedichten von John Donne oder als Shakespeares <em>Romeo und Julia</em>. Ebenso geht es natürlich mit dem fehlgeleiteten, auf Verwandtschaft oder Gegenseitigkeit beruhenden Mitleid. Aus dem Zusammenhang gerissen, erscheint die Gnade gegenüber einem Schuldner ebenso undarwinistisch wie die Adoption eines fremden Kindes. Im vierten Akt des <em>Kaufmanns von Venedig</em> sagt Shakespeare:</p>
<p>Die Art der Gnade weiß von keinem Zwang:<br />
Sie träufelt wie des Himmels milder Regen<br />
Zur Erde unter ihr.</p>
<p>Sexuelle Begierde ist die Triebkraft für einen großen Teil aller Bestrebungen und Bemühungen der Menschen, und vieles davon sind Fehlfunktionen. Es gibt keinen Grund, warum das Gleiche nicht auch für das Bedürfnis gelten sollte, großzügig und mitfühlend zu sein, wenn es sich dabei um die fehlgeleiteten Folgen des vorzeitlichen Dorflebens handelt. Beide Bedürfnisse konnte die natürliche Selektion in alter Zeit am besten dadurch in uns verankern, dass sie Faustregeln ins Gehirn einprogrammierte. Diese Regeln wirken sich noch heute auf uns aus, obwohl sie sich unter den heutigen Bedingungen für ihre ursprünglichen Funktionen nicht mehr eignen.</p>
<p>Aber die Faustregeln beeinflussen uns nicht auf calvinistisch-deterministische Weise, sondern sie sind gefiltert: durch die kultivierenden Wirkungen von Literatur und Sitten, Gesetzen und Traditionen – und natürlich durch die Religion. Genau wie die primitive, im Gehirn eingepflanzte Regel der sexuellen Lust, die den Filter der Zivilisation durchläuft und in Form der Liebesszenen in <em>Romeo und Julia</em> wieder zum Vorschein kommt, so taucht auch die primitive Regel der Blutrache – »Wir gegen die anderen« – in Form des ständigen Kampfes zwischen Capulets und Montagues wieder auf. Und die primitiven Regeln von Altruismus und Mitgefühl erfreuen uns mit ihrer Fehlfunktion, die zur geläuterten Versöhnung in Shakespeares letzter Szene führt.</p>
<p><a name="Dip1" href="#1Dip"><strong>(*)</strong></a> Für mich war es bedrückend, als ich im Guardian (»Animal Instincts«, 27. Mai 2006) lesen musste, Das egoistische Gen sei das Lieblingsbuch von Jeff Skilling, dem CEO des berüchtigten Enron-Konzerns, und er habe daraus Anregungen sozialdarwinistischer Natur bezogen. Der Journalist Richard Conniff vom Guardian liefert für dieses Missverständnis eine gute Erklärung ; vgl. <a href="http://www.guardian.co.uk/money/2006/may/27/careers.work5">http://money.guardian.co.uk/workweekly/story/0,,1783900,00.html</a> (1. 4. 2007). In meinem neuen Vorwort zur Jubiläumsausgabe, die kürzlich zum 30. Jahrestag des Ersterscheinens bei Oxford University Press herausgekommen ist, habe ich mich bemüht, ähnlichen Missverständnissen vorzubeugen.</p>
<p><a name="Dip2" href="#2Dip"><strong>(**)</strong></a> Den Ruf gibt es nicht nur bei Menschen. Wie kürzlich nachgewiesen wurde, spielt er auch in einem der klassischen Fälle von gegenseitigem Altruismus bei Tieren eine Rolle bei der symbiotischen Beziehung zwischen den kleinen Putzerfischen und ihren wesentlich größeren »Kunden«. In einem gut durchdachten Experiment wurde gezeigt, dass einzelne Putzerlippfische (Labroides dimidiatus), die von potenziellen Kunden beobachtet worden waren und sich als geschickte Putzer erwiesen hatten, von diesen Kunden häufiger ausgewählt wurden als andere Putzerfische, die zuvor ihre Reinigungsaufgabe vernachlässigt hatten. Vgl. R. Bshary/A. S. Grutter, »Image Scoring and Cooperation in a Cleaner Fish Mutualism«, Nature 441 (22. Juni 2006), S. 975–978.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.dinelestirisi.com/faydali-kaynaklar/richard-dawkins-hat-unser-moralgefuhl-einen-darwinistischen-ursprung/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir &#8221;Diyalektik Felsefe&#8221; Safsatası: (Formel) Mantıksal Çelişki Savunusu</title>
		<link>http://www.dinelestirisi.com/din-ideoloji-ve-dogma-elestirisi/bir-diyalektik-felsefe-safsatasi-formel-mantiksal-celiski-savunusu/</link>
		<comments>http://www.dinelestirisi.com/din-ideoloji-ve-dogma-elestirisi/bir-diyalektik-felsefe-safsatasi-formel-mantiksal-celiski-savunusu/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 29 Jan 2011 17:04:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ulpian</dc:creator>
				<category><![CDATA[Din, İdeoloji ve Dogma Eleştirisi]]></category>
		<category><![CDATA[achilles ve kaplumbağa]]></category>
		<category><![CDATA[Akhilleus ve kaplumbağa]]></category>
		<category><![CDATA[diyalektik düşünce tarzı]]></category>
		<category><![CDATA[diyalektik felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[diyalektik materyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[diyalektik ne demek]]></category>
		<category><![CDATA[diyalektik nedir]]></category>
		<category><![CDATA[diyalektik saçmalıklar]]></category>
		<category><![CDATA[diyalektik safsata]]></category>
		<category><![CDATA[diyalektik safsatalar]]></category>
		<category><![CDATA[diyalektik ve eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[diyalektik ve hareket]]></category>
		<category><![CDATA[diyalektik ve mantık]]></category>
		<category><![CDATA[formel mantık]]></category>
		<category><![CDATA[hareket paradoksu]]></category>
		<category><![CDATA[Hegel ve Engels]]></category>
		<category><![CDATA[Hegel ve Marks]]></category>
		<category><![CDATA[Hegelin diyalektik felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[mantıksal çelişki]]></category>
		<category><![CDATA[mantıksal çelişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[marksist ideolojinin eleştirisi]]></category>
		<category><![CDATA[marksistlerin diyalektik anlayışı]]></category>
		<category><![CDATA[Planck Uzunluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Popper ve diyalektik]]></category>
		<category><![CDATA[yakınsak diziler]]></category>
		<category><![CDATA[zenon]]></category>
		<category><![CDATA[zenon paradoksu]]></category>
		<category><![CDATA[zenonun paradoksları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.dinelestirisi.com/?p=1734</guid>
		<description><![CDATA[Bu yazımda savunduğum tez, tek bir (uzun) cümleyle şu şekilde özetlenebilir: Hegel ve bu konuda onu takip eden Engels, doğada ve toplumsal hayatta var olan polarizasyonlar, karşıtlıklar, zıt kuvvetlerin etkilenişimleri vs. gibi &#8221;reel zıtlıklar ve karşıtlıklar&#8221; olarak adlandırılabilecek olgular ile kullandığımız dildeki (formel) mantıksal çelişkiler arasındaki temel farkı gözetmemiş; &#8221;madem evrende bu gibi reel zıtlıklar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright size-medium wp-image-1757" title="Diyalektik Safsatalar" src="http://www.dinelestirisi.com/wp-content/uploads/2011/01/Diyalektik-Felsefe-Safsatasi.jpg" alt="" width="300" height="225" /></p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Bu yazımda savunduğum tez, tek bir (uzun) cümleyle şu şekilde özetlenebilir</span>:</p>
<p><strong><em>Hegel</em></strong> ve bu konuda onu takip eden <strong><em>Engels</em></strong>, doğada ve toplumsal hayatta var olan polarizasyonlar, karşıtlıklar, zıt kuvvetlerin etkilenişimleri vs. gibi &#8221;reel zıtlıklar ve karşıtlıklar&#8221; olarak adlandırılabilecek olgular ile kullandığımız <em><span style="text-decoration: underline;">dildeki</span></em> (formel) mantıksal çelişkiler arasındaki temel farkı gözetmemiş; &#8221;<em>madem evrende bu gibi reel zıtlıklar var, o halde kullandığımız dilde de mantıksal çelişkilere izin vermeliyiz</em>&#8221; gibi hatalı bir çıkarsamada bulunmuş; bunun saçmalık olduğunu öğreten formel mantık bilimini küçümsemiş; formel mantığın kurallarını &#8221;diyalektik&#8221; anlayışla aştıklarını sanmış ve bu yüzden birçok safsata üretmişlerdir.</p>
<p>(Bu tezin asıl sahibi, mucidi ben değilim elbette. Henüz Hegel&#8217;in yaşadığı dönemden günümüze kadar bir yığın düşünür, filozof, matematikçi vs. de aynı tezi savunmuş, aynı eleştiriyi getirmişlerdir. Yazıyı hazırlarken faydalandığım kaynakları dipnotlarda belirttim.)<br />
<br class="clear" /><br />
&#8216;<em>Safsata</em>&#8216; kelimesini, diyalektik felsefeyi savunanları kışkırtmak amacıyla değil, kelimenin aslî anlamını baz alarak kullanıyorum. Aşağıda detaylıca açıklamaya çalışacağım.</p>
<p>Yazı boyunca &#8221;<em>diyalektik</em>&#8221; veya &#8221;<em>diyalektik felsefe</em>&#8221;den kastım, sadece Hegel ve Marx-Engels&#8217;e (ve onların felsefî takipçilerine) özgü olan diyalektik felsefe(ler)dir. &#8221;Diyalektik&#8221; kavramının felsefe tarihi boyunca, dönemine, ekolüne, düşünürüne göre kısmen çok farklı anlamlarda ve bağlamlarda kullanılmış ve kullanılmakta olduğunun farkındayım. Hatta günümüzde de, Hegel veya Marx-Engels çizgisinde hiç olmayan bazı düşünürler, kendi felsefelerinin belli bir yönü için &#8221;diyalektik&#8221; kelimesini kullanıyorlar ve genelde de bu kullanımın kesinlikle Hegel ve Marx-Engels&#8217;deki çarpık kullanımla ilgisi olmadığını özel olarak vurgulama ihtiyacı hissediyorlar.<a name="1Dip" href="#Dip1">(1)</a></p>
<p>Yazının konusu, topyekûn Hegel&#8217;in veya Marx-Engels&#8217;in diyalektik anlayışı <em>değil</em>, <em><span style="text-decoration: underline;">sadece</span></em> bu felsefenin bu yazımda işlemeye çalıştığım belli bir yönü: <em><span style="text-decoration: underline;">Formel mantık açısından çelişkili ifadelerin kullanılmış ve savunulmuş olması</span></em>.</p>
<p>(Bunun haricinde bu düşünce geleneğinin &#8221;diyalektik&#8221; kavramı altında sundukları anlatımların bazılarını zaten ihtilafsız, genel geçer doğrular olarak, yine bazılarını ise, hiçbir anlamlı içeriği ve açıklama değeri olmayan boş anlatımlar olarak görüyorum. Ama bu yazıda diyalektik felsefenin tüm katılmadığım yönlerini değil, sadece &#8221;mantıksal çelişki&#8221; bağlamını konu etmek istiyorum).</p>
<p>Konunun kendisine girmeden önce birkaç noktayı kısaca vurgulamak istiyorum:</p>
<ul>
<li>Materyalist/natüralist bir düşünceye sahibim. Evrenin, benim bilincimin bir kurgusu olduğunu değil, bilincimden bağımsız objektif gerçeklik olduğunu savunuyorum. Evrenin tamamiyle doğal olgu ve süreçlerden ibaret olduğundan yola çıkıyor, her türlü dolaylı veya doğrudan, gizli veya açık doğaüstü, idealist, mistik, esoterik, okkültist varsayımı reddediyorum. Bu materyalist/natüralist tutumumu sadece bir metodolojiden ibaret olarak da görmüyor, <em>ontolojik olarak</em> evrende hiçbir doğaüstü şey olmadığı, evrenin bir &#8216;ötesinin&#8217; de bulunmadığı tezini benimsiyorum. Evrenin ve evrendeki her maddenin sürekli, bir şekilde etkilenişim ve değişim içerisinde olduğunu benimsiyorum, statik bir evren/madde anlayışına da sahip değilim. Bilincin ve düşüncenin de maddeden bağımsız olmadığını, bunların da madde ve maddesel ilişkilerin birer işlevi olduğunu savunuyorum.</li>
</ul>
<p><br class="clear" /><br />
<a name="bas"></a><a href="#1"><strong>1. (Formel) Mantıksal Çelişki İçeren Anlatımların Safsata Olması</strong></a><br />
<a href="#1a">a. Modern Formel Mantık Yeterli Değil, Fakat Her Alanda Gerekli ve Geçerlidir</a><br />
<a href="#1b">b. (Formel) Mantıksal Çelişki Nedir, Ne Değildir?</a><br />
<a href="#1c">c. Tekrar: (Formel) Mantıksal Çelişki Ne Değildir?</a><br />
<a href="#1d">d. (Formel) Mantıksal Çelişki İçeren İfadelerin Safsata Niteliği</a></p>
<p><a href="#2"><strong>2. Eski Yunan Düşüncesinde Mantıksal Bir Sorun Olarak Hareket</strong></a></p>
<p><a href="#3"><strong>3. Hegel ve Engels&#8217;in Mantıksal Çelişkiyi Savunmalarındaki Çarpıklıklar</strong></a></p>
<p><a href="#4"><strong>4. Diyalektikçilerin &#8216;Argümanları&#8217;na Cevaplar</strong></a></p>
<p><a href="#dip">Dipnotlar</a><br />
<br class="clear" /><br />
<br class="clear" /></p>
<h2 style="text-align: center;"><a name="1"></a><a href="#bas">1. (Formel) Mantıksal Çelişki İçeren Anlatımların Safsata Olması</a></h2>
<p><br class="clear" /></p>
<h3 style="text-align: center;"><a name="1a"></a><a href="#bas">a. Modern Formel Mantık Yeterli Değil, Fakat Her Alanda Gerekli ve Geçerlidir</a></h3>
<p>Modern Formel Mantık, tek başına, evrene dair herhangi bir bilgiye ulaşmak için yeterli bir disiplin değil, böyle bir iddiası da yok, çünkü zaten evren hakkında herhangi bir teze sahip değil, herhangi bir materyalist, idealist, metafizik vs. önkabule de dayanmıyor. Modern formel mantık = matematiksel mantık, örneğin cümlelerin biçimsel ve semantik ilişkilerini analiz eder, ve meselâ &#8221;<em><span style="text-decoration: underline;">eğer/şayet</span></em> a ve b cümleleri doğruysa, bundan zorunlu olarak c sonucu çıkar veya çıkmaz&#8221; gibi işlemlerde bulunur. Fakat bu cümlelerin doğru olup olmadığı (gerçekle örtüşüp örtüşmediği), mantığın, matematiğin konusu değil. Tek başına salt formel mantıkla evren hakkında hiçbir doğru bilgiye varamayız. Diğer yandan evren hakkında doğru bilgiye varma yolunda formel mantığın kurallarına <em>aykırı gelirsek</em> de, aynı şekilde herhangi bir doğru bilgiye varamayız; aksine safsata üretmiş oluruz.</p>
<p>Bu kurallardan en önemlisi ise, mantıksal çelişki içeren ifadeleri dışlamaktır. Mantıksal çelişki içermeyen cümleler de yanlış olabilir, hatta boş, saçma, safsata da olabilir. Ama mantıksal çelişki içeriyorsa, her halükârda safsatadır.<a name="2Dip" href="#Dip2">(2)</a></p>
<p>Formel mantık, doğru bilgiye ulaşmak için yeterli değil, fakat gerekli ve her alanda geçerli bir disiplin.</p>
<p>Diyalektikçilerin savundukları &#8221;diyalektik yöntem&#8221;in veya &#8221;diayelektik mantık&#8221;ın veya herhangi başka bir yöntemin ne denli makûl, anlamlı, doğru, verimli olduğu ayrıca tartışılabilir. Buna salt formel mantıkla zaten karar verilemez. Ama eğer önerilen yöntemlerden biri (meselâ &#8221;diyalektik mantık&#8221; adı altında) formel mantık kurallarına aykırı gelen, bilhassa mantıksal çelişkiler içeren savlarla çalışıyorsa, her halükârda makûl, anlamlı, doğru, verimli olamaz.<br />
<br class="clear" /></p>
<h3 style="text-align: center;"><a name="1b"></a><a href="#bas">b. (Formel) Mantıksal Çelişki Nedir, Ne Değildir?</a></h3>
<p><strong>a <span style="text-decoration: underline;">ve</span> non-a</strong> cümlelerinin aynı anda doğru olduğunu, başka bir deyişle <strong>a</strong> cümlesinin <em>aynı anda</em> hem doğru hem yanlış olduğunu savunmak, (formel) mantıksal bir çelişkidir. Böyle bir mantıksal çelişki, hiçbir şeyi açıklamıyordur, semantik açıdan anlamlı bir içeriği yoktur, kelimenin tam anlamıyla &#8216;safsatadır&#8217;.</p>
<p>Fakat her &#8216;karşıtlık&#8217;, &#8216;istisna&#8217;, &#8216;değişim&#8217;, &#8216;dönüşüm&#8217;, &#8216;etkilenişim&#8217;, &#8216;karmaşıklık&#8217;, &#8216;süreç&#8217; vs. ifade eden cümle mantıksal açıdan elbette çelişki değildir.<br />
<br class="clear" /><br />
<strong><span style="text-decoration: underline;">Çelişki Değil</span></strong></p>
<p>Meselâ bir yasa metninde, şöyle yazabilir:<br />
<strong>Madde 1: Trafikte tüm araç sürücüleri emniyet kemeri takmak zorundadır.<br />
Madde 2: Ticari taksi sürücüleri emniyet kemeri takmak zorunda değildir.</strong><br />
Burada mantıksal bir çelişki olmadığını hemen anlıyoruz. Çünkü çok belirgin bir şekilde madde 2, madde 1&#8242;in geçerlilik kapsamından bir istisnayı dile getiriyor. Yani her iki maddeyi &#8221;Ticari taksi sürücüleri <em>haricinde</em> tüm araç sürücüleri kemer takmak zorundadır&#8221; olarak ifade edebiliriz.<br />
<br class="clear" /><br />
<strong>&#8221;Ali, hem korkak hem de cesur biridir.&#8221;</strong><br />
gibi bir anlatımda mantıksal çelişki var diyemeyiz. Bu cümleyle anlatılmak istenen, &#8221;bazen korkak, bazen cesur&#8221; olabilir, &#8221;şu yönleriyle korkak, diğer yönleriyle cesur&#8221; veya &#8221;şu durumlarda korkak, şu durumlarda cesur&#8221; olabilir&#8230; Yani böyle bir cümle, semantik açıdan anlamlı bir ifade olabilir, mantıksal çelişki içermez.<br />
<br class="clear" /><br />
<strong>&#8221;X canlısı şu yönleriyle kuş türündendir, şu yönleriyle kuş türünden değildir.&#8221;</strong><br />
Burada da bir çelişki yok. Her cins isim, genelleme ve soyutlama ürünüdür. Kullandığımız cins isimler (örn. &#8216;kuş&#8217;, &#8216;sürüngen&#8217;) gerçekliğin çeşitliliği ve karmaşıklığı karşısında eksik kalabilir elbette. Örneğin herhangi bir hayvan fosili bulunduğunda, bu canlıyı, (soyutlama ve genelleme yoluyla) kendi oluşturduğumuz kategorilerden birine tasnif etmek mümkün olmayabilir. Canlı, bazı yönleriyle, oluşturduğumuz ve tanımladığımız &#8216;kuş&#8217; kategorisine giriyor, bazı yönleriyle de girmiyor olabilir. Bunu ifade etmek elbette mantıksal çelişki içermez.</p>
<p>Zaten kelimeler sadece birer göstergedir. Anlamları ise ilgili dili konuşan toplumun konvansiyonlarına tâbidir. Örneğin biyologlar, &#8216;kuş&#8217; göstergesini &#8216;a, b, c ve d özelliklerine sahip canlı türü&#8217; olarak tanımlamışlarsa, ve söz konusu canlı, bunlardan sadece a, b, c özelliklerine sahipse, o zaman bu canlı, yaptığımız tanım gereği <em>tam olarak</em> kuş kategorisine girmiyor demektir (yine de &#8221;a, b, c <em>yönleriyle</em> giriyor&#8221; diyebiliriz elbette). Böyle bir durumda, tanım genişletilebilir (yani d özelliği tanım unsuru olmaktan çıkartılabilir), veya yeni bir isim/kategori üretilebilir veya ilgili canlı &#8216;kuşumsu&#8217; gibi ifadelerle anlatılmaya çalışılabilir, veya &#8221;x ile y türleri arası bir canlı&#8221; olarak ifade edilebilir. Bu ifadelerin hiçbirisi formel mantığa aykırı gelmez, mantıksal çelişki içermez.<br />
<br class="clear" /><br />
<strong>&#8221;x nesnesi üzerinde/içinde aynı anda ters yönlü, zıt kuvvetler/tandanslar işlemektedir.&#8221;</strong><br />
gibi ifadeler de formel mantık açısından hiçbir çelişki veya mantıksal hata içermez.</p>
<p>Örneğin: aynı atomda hem pozitif yüklü parçacıkların hem negatif yüklü parçacıkların var olduğu; dairesel hareket içerisinde olan bir cisim için hem merkezkaç hem de ters yönlü merkezcil kuvvetlerin geçerli olduğu; aynı toplumsal/ekonomik sistemin hem birbirine bağımlı hem de çatışma içerisinde olan unsurlar üzerine kurulu olduğu vs. gibi ifadelerin hiçbirisi (formel) mantıksal çelişki içermez. Doğadaki, ekonomideki, toplumsal hayattaki tüm polarizasyonlar, zıt kutuplar, karşıtlıklar, çatışma ve örtüşmeler, karşılıklı bağımlılık ve etkilenişimler, değişim ve dönüşümler, karmaşık ilişkisellikler ve süreçler formel mantığa hiçbir şekilde aykırı gelmeden, mantıksal çelişki içermeden ifade edilebilir ve zaten ilgili bilim dallarında da edilmektedir.<br />
<br class="clear" /><br />
<br class="clear" /><br />
<strong><span style="text-decoration: underline;">Çelişki</span></strong></p>
<p>Aynı atomda hem elektron hem protonların olması gibi, gerçeklikteki zıtlıkların, karşıtlıkların varlığını ifade eden cümleler mantıksal çelişki içermez. Ama meselâ,</p>
<p><strong>&#8221;a cismi şu vakitte pozitif yük fazlalığına sahipti ve aynı cisim aynı vakitte pozitif yük fazlalığına sahip değildi&#8221;</strong> (a ve non-a)<br />
önermesi mantıksal çelişki içerir. Böyle birşey sadece düşünsel olarak saçma değil, bunun gerçeklikte de karşılığı yok. Aynı cismin hem pozitif yük fazlalığına sahip olması hem de aynı anda pozitif yük fazlalığına sahip olmaması, dolayısıyla meselâ hem negatif yük fazlalığı olan başka bir cismi çekmesi hem de aynı anda çekmemesi gibi mantıken çelişkili bir önerme, ancak safsatadır.<br />
<br class="clear" /><br />
<br class="clear" /><br />
<strong><span style="text-decoration: underline;">Çelişki Değil</span></strong></p>
<p><strong>&#8221;Evrende herşey, karşıtların çatışması sonucu hareket eder. Hareket, sıcaklık ve soğukluk, elektron ve proton vs. gibi karşıt kuvvetlerin ve unsurların, zıt niceliklerin çatışmasıyla ve etkilenişimiyle meydana gelir.&#8221;</strong></p>
<p>gibi bir cümlede de mantıksal çelişki yok. Kanaatimce, bu genel ifadesiyle, evreni anlamamıza, hareketi kavramamıza hiçbir katkı sağlamayan, günümüz anlayış ve bilimininin varmış olduğu karmaşıklık düzeyinin çok gerisinde kalmış bir modelin ifadesi. Ama bu yazının konusu bu değil. Her halükârda böyle bir cümle mantıksal <em>çelişki içermiyor</em>, formel mantık açısından hatalı değil.<br />
<br class="clear" /><br />
<strong>&#8221;Önce tohumdu, fidan oldu, büyüdü yeşerdi, koca ağaç oldu, sonra yaşlandı, çürüdü vs.&#8221;</strong><br />
gibi değişim/dönüşüm ifade eden cümlelerde de mantıksal çelişki, formel mantık açısından herhangi bir hata yok.</p>
<p>Hatta:<br />
<strong>&#8221;x nesnesi şu vakitte a yerindeydi (şuradaydı) ve aynı nesne aynı anda b yerindeydi (oradaydı).&#8221;</strong><br />
(x nesnesinin uzunluğunun, a ve b noktaları arasındaki mesafeden daha kısa olduğu durumlar için.)<br />
cümlesi bile tek başına (<em>salt formel mantık </em>açısından) çelişki içermiyor. Bu cümlenin bize çelişkiymiş gibi gelmesi, &#8221;aynı nesne aynı anda iki farklı yerde olamaz&#8221; ilkesini sezgisel olarak benimsiyor olduğumuzdan kaynaklanıyor. Bu ilkeyi kabul etmez, aynı nesnenin fiziken aynı anda iki farklı yerde olabileceğinden yola çıkarsak belki yanlış hatta uçuk bir önerme getirmiş oluruz, fakat mantıksal bir çelişki olmaz.<br />
<br class="clear" /><br />
<br class="clear" /><br />
<strong><span style="text-decoration: underline;">Çelişki</span></strong><br />
Ama<br />
(x nesnesinin uzunluğunun, a ve b noktaları arasındaki mesafeden daha kısa olduğu durumlar için.)<br />
<strong>(1)</strong> Hiçbir nesne aynı anda iki farklı yerde olamaz.<br />
<strong>(2) </strong>x nesnesi şu vakitte &#8216;a&#8217; yerindeydi.<br />
<strong>(3)</strong> Aynı x nesnesi aynı anda &#8216;b&#8217; yerindeydi (ve &#8216;a&#8217; ile &#8216;b&#8217; farklı yerlerdir).<br />
Bu cümlelerin üçünü de <strong>aynı anda</strong> savlarsak, mantıksal çelişkiye düşmüş oluruz. Söylediğimiz sadece safsata olur.<br />
<br class="clear" /><br />
<br class="clear" /><br />
<strong><span style="text-decoration: underline;">Çelişki</span></strong></p>
<p><strong>&#8221;x nesnesi şu vakitte a yerindeydi ve aynı nesne aynı vakitte a yerinde değildi&#8221;</strong> (a ve non-a)<br />
dersek, şüphesiz ve düpedüz mantıksal bir çelişkiye düşmüş ve safsata üretmiş oluruz.<br />
<br class="clear" /><br />
<br class="clear" /></p>
<h3 style="text-align: center;"><a name="1c"></a><a href="#bas">c. Tekrar: (Formel) Mantıksal Çelişki Ne Değildir?</a></h3>
<p><br class="clear" /><br />
<strong><span style="text-decoration: underline;">Çelişki Değil</span></strong></p>
<p><strong>&#8221;x nesnesinin şu vakitte &#8216;a&#8217; yerinde olup olmadığı tarafımızdan bilinmiyor veya prensip olarak bilinemez&#8221;</strong></p>
<p>Veya:<br />
<strong>&#8221;Şu vakit itibariyle x&#8217;in, a veya non-a olarak tanımlanabilecek belirli bir konumu yoktur. Örneğin 37 % olasılıkla a yerinde olma, 63 % olasılıkla a yerinde olmama potansiyeline sahiptir.&#8221;</strong></p>
<p>gibi cümleler de, tüm &#8216;tuhaflığına&#8217; rağmen, formel mantıksal bir çelişki içermez.</p>
<p>Çünkü bu cümlelerde &#8221;aynı anda aynı nesne için hem a hem de non-a&#8221; pozitif iddiası yok.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Çelişki</span></strong><br />
Ama eğer pozitif olarak &#8221;<strong>x nesnesi şu vakitte a yerinde ve aynı nesne aynı anda a yerinde değil</strong>&#8221; dersek, çelişki/safsata üretmiş oluruz.<br />
<br class="clear" /><br />
<br class="clear" /></p>
<h3 style="text-align: center;"><a name="1d"></a><a href="#bas">d. (Formel) Mantıksal Çelişki İçeren İfadelerin Safsata Niteliği</a></h3>
<p>Evren hakkında herhangi bir iddianın semantik açıdan anlamlı olabilmesi için, iddianın bazı durumları içeriyor, diğer durumları da dışlıyor olması gerekir. Örneğin &#8221;Dünya, düz bir tepsi şeklindedir&#8221; cümlesi biliyoruz ki yanlış. Ama cümlenin semantik açıdan bir anlamı var, ne kastedildiğini anlıyoruz. İddia, belli bir durumu (&#8221;Dünyanın düz olmasını&#8221;) içeriyor, savlıyor ve diğer durumları (meselâ &#8221;Dünyanın yuvarlak olmasını&#8221;, &#8221;piramit biçiminde olmasını&#8221; vs.) dışlıyor, reddediyor.</p>
<p>Fakat meselâ,<br />
&#8221;<strong>a cismi şu vakitte pozitif yük fazlalığına sahipti ve aynı cisim aynı vakitte pozitif yük fazlalığına sahip değildi</strong>&#8221; (a ve non-a)</p>
<p>Veya<br />
&#8221;<strong>x nesnesi şu vakitte a yerindeydi ve aynı nesne aynı vakitte a yerinde değildi.</strong>&#8221; (a ve non-a)</p>
<p>gibi cümleler, sadece yanlış değil, aynı zamanda semantik açıdan hatalı.</p>
<p>Çünkü içerdiği, savladığı durum ile dışladığı, reddettiği durum birbirinin aynısı. Ne iddia ettiği hakkında zihnimizde bir tasavvur oluşturmak mümkün değil. Böyle bir iddianın, hangi şartlarda doğru olacağını, hangi şartlarda yanlış olacağını belirlemek imkânsız. Kısacası: semantik açıdan safsata.</p>
<p>=&gt; Sonuç olarak: Formel mantık açısından &#8216;a&#8217; ve &#8216;non-a&#8217; şeklinde net bir çelişkiyi savlayan ifadeler, istediği felsefî kılıfla, &#8221;çok üstün&#8221; veya &#8221;çok derin&#8221; bir takım hakikatleri kavramış olma edasıyla, &#8221;büyük&#8221; isimlerin kalemiyle, nerede karşımıza çıkarsa çıksın, safsatadır, boştur, ancak belki edebî bir değeri olabilir, fakat ne felsefî anlayış derinliğimize, ne bilimsel açıklama yetimize herhangi birşey katıyordur, ne herhangi birşeyi daha anlaşılır kılıyordur, ne de herhangi bir şekilde ufkumuzu açıyordur.<br />
<br class="clear" /><br />
<br class="clear" /></p>
<h2 style="text-align: center;"><a name="2"></a><a href="#bas">2. Eski Yunan Düşüncesinde Mantıksal Bir Sorun Olarak Hareket</a></h2>
<p><strong><em>Hegel</em></strong>&#8216;in, ve bu konuda onu takip eden <strong><em>Engels</em></strong>&#8216;in neden &#8216;hareket&#8217;i açıklamak adına, mantıksal çelişkiler kullanmış ve savunmuş olduklarını anlamak için eski Yunan felsefesindeki hareket sorununa kısaca da olsa bir göz atılması gerekiyor.</p>
<p>Antik Yunan Felsefesinde, farklı düşünür ve ekoller çeşitli kozmolojik modeller üretmiş ve tartışmış. Başlangıçta, göz önünde olan yaz-kış, gece-gündüz gibi değişimleri, gözlemlenebilen hareketleri açıklama ve bu açıklamaları da, benimsenen kozmolojik modellerle ve teklik-çokluk, sonsuzluk-sonluluk gibi tartışmalar bağlamında alınan pozisyonlarla uyumlu hale getirme çabası olarak beliren <strong>hareket ve değişim sorunu</strong>, <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Parmenides" target="_blank">Parmenides</a> ve öğrencisi <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Eleal%C4%B1_Zenon" target="_blank">Elealı Zenon</a>&#8216;un düşüncelerinde aynı zamanda mantıksal bir sorun haline gelmiş.<a name="3Dip" href="#Dip3">(3)</a></p>
<p>Bu yazının konusu için önemli olan açı/sorun en çok Zenon&#8217;da belirginlik kazandığından dolayı, Zenon&#8217;un hareket sorununu örnek olarak alabiliriz. Zenon, kendinden sonraki filozof nesillerini epey uğraştıracak bir takım &#8216;paradokslar&#8217; ortaya koymuş. İki tanesini örnekleyeceğim.<br />
<br class="clear" /></p>
<p><img class="size-medium wp-image-1772 alignright" style="margin: 5px;" title="achiles ve kaplumbaga" src="http://www.dinelestirisi.com/wp-content/uploads/2011/01/achiles-ve-kaplumbaga-300x102.jpg" alt="Zenon paradoksu" width="300" height="102" /><br />
<strong><span style="text-decoration: underline;">Örn1: Achilles ve Kaplumbağanın Yarışı</span></strong></p>
<p>Hızlılığıyla meşhur mitolojik (yarı-)Tanrı Achilles ve bir kaplumbağa sözgelimi 10 kilometrelik bir koşuda yarışacaklardır. Achilles, kaplumbağanın 1 kilometre önden başlamasına izin verir. Achilles a noktasında, kaplumbağa bir kilometre ilerdeki b noktasında yerlerini alırlar. Başlangıç düdüğü çaldığında, her ikisi de koşmaya başlar. Achilles&#8217;in, kaplumbağayı geçebilmesi için, önce kaplumbağanın başlangıç noktası olan b noktasına varması gerekir. Bu noktaya vardığında, kaplumbağa biraz daha ilerlemiş ve b2 noktasına gelmiş olacaktır. Şimdi Achilles&#8217;in evvela bu b2 noktasına ulaşması gerekir. Ama oraya ulaştığında da, kaplumbağa az birazcık daha ilerlemiş ve b3 noktasına varmış olur vs. Mekân mantıken sonsuza kadar bölünebildiğine göre, kaplumbağanın yavaş da olsa hiç durmadan yürüyeceğini varsayarsak, Achilles ne kadar daha hızlı koşarsa koşsun, hiçbir zaman kaplumbağayı geçemez.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Örn2: Hedefine Varamayan Ok</span></strong></p>
<p>Bir ok atıldığında, okun herhangi bir noktaya varabilmesi için, oraya kadar olan mesafenin yarısını katetmesi gerekir. Bu yarı mesafenin de önce yarısını, onun da yarısını vs. Mekân sonsuza kadar bölünebilir olduğuna göre, ok hiçbir zaman hedefine varamaz.<br />
<br class="clear" /><br />
Bunların paradoks olarak adlandırılmasının sebebi, örneklerdeki mantığa uyarsak hiçbir hareketin mümkün olmadığı veya Achilles&#8217;in kaplumbağayı hiçbir zaman geçemeyeceği gibi bir sonuca varmamız, ama diğer yandan gerçek hayatta sürekli hareket olduğuna ve daha hızlı cisimlerin daha yavaş cisimleri geçtiğine şahit olmamız. Zenon&#8217;un düşüncelerini ancak daha sonra kendisine cevap veren filozofların eserlerinden bilebildiğimiz için, kendisinin aslında neyi amaçladığını veya bu paradokslardan hangi sonucu çıkarttığını net olarak bilemiyoruz.<br />
<br class="clear" /><br />
Görebildiğim kadarıyla iki çok farklı tarihsel yorum var.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Birinci Yorum</span></strong>: Zenon, bu örneklerle hareketin mümkün olmadığını ispatlamaya çalıştı. Hareket olarak algıladıklarımızın aslında yanılgı, salt görüntü olduğunu, &#8216;gerçek&#8217; evrende herşeyin tek bir birlik, statik ve değişmez olduğunu göstermeye çalıştı.<a name="4Dip" href="#Dip4">(4)</a></p>
<p>Aşağıda alıntılayacağım bir paragraftan anlaşıldığı kadarıyla Hegel de Zenon&#8217;u bu şekilde yorumlamış.<br />
Bir rivayete göre <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Diogenes" target="_blank">Diogenes</a>, Zenon&#8217;la tartışırken, hareketin imkânsızlığını ispatlamaya çalışan bu paradokslara karşı hiçbir argüman öne sürmemiş ve hareketin mümkün olduğunu göstermek için Zenon&#8217;un önünde ayağa kalkıp sağa sola yürümekle yetinmiş.<a name="5Dip" href="#Dip5">(5)</a></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">İkinci Yorum</span></strong>: Zenon, harekete karşı çıkmadı. Tam aksine: asıl ispatlamak istediği şey için hareket gerçeğini argüman olarak kullandı. Bu örneklerle mekânın (salt zihnimizde mantıken sonsuza kadar bölünebilir olsa da) gerçekte fiilen sonsuza kadar bölünemezliğini, mesafenin bir &#8216;minimum&#8217; birimi olduğunu ispatlamaya çalıştı. Çünkü mekân gerçekte sonsuza kadar bölünebilir olsaydı, hiçbir nesne a noktasından b noktasına varamazdı. Ama gerçekte harekete sürekli şahit oluyoruz. O halde mekân sonsuza kadar bölünebilir değil.<a name="6Dip" href="#Dip6">(6)</a><br />
<br class="clear" /><br />
Felsefe tarihi boyunca Zenon&#8217;un bu paradoksları çok tartışılmış ve büyük çoğunlukla Zenon&#8217;un varsayımlarının yanlış veya kullandığı mantık yürütme yönteminin hatalı olduğu söylenerek paradokslar reddedilmiş. Her halükârda bir yandan sonsuzluk kavramı, diğer yandan mekânın fiilen sonsuza kadar bölünebilirliği konularında açtığı tartışmalar açısından verimli de olmuş.<br />
<br class="clear" /><br />
Günümüzde, görebildiğim kadarıyla bu paradokslara -en yaygın olarak- bir matematiksel, bir de fizikî &#8216;çözüm&#8217; veya &#8216;reddiye&#8217; getiriliyor.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Matematiksel Çözüm</span></strong>:</p>
<p>Diyelim ki, Achilles kaplumbağadan 10 kat daha hızlı koşuyor olsun. Bu durumda Achilles, kaplumbağanın ilk başlangıç noktasına kadar olan 1 kilometrelik mesafeyi katettiğinde, kaplumbağa başlangıç noktasından 1/10 km = 100 m daha ilerlemiş ve b2 noktasına gelmiş olacak. Achilles, b2 noktasına vardığında, kaplumbağa oradan 1/100 km = 10 m daha ilerde olacak vs.</p>
<p>Yani:<br />
1 + 1/10 + 1/100 + 1/1000 + &#8230;. = 10/9</p>
<p>Her ne kadar, düşünsel olarak &#8216;sonsuz sayıda&#8217; sayı toplamamız gerekse de, sayıların toplamının her halükârda 10/9 km&#8217;yi geçmediğini, yani Achilles&#8217;in kaplumbağayı en geç (Achilles&#8217;in kendi başlangıç noktasından) 1,11112 km sonra geride bırakacağını hesaplayabiliyoruz.</p>
<p>Başka bir deyişle, <strong>Zenon&#8217;un paradoksu aslında bir hata sonucu ortaya çıkmış oluyor</strong>. Paradoksta, (Zenon&#8217;un o devirde henüz bilemeyeceği), yakınsak dizilerde (<a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Convergent_series" target="_blank">convergent series</a>), &#8216;sonsuz sayıda&#8217; sayıların toplanmasına rağmen, toplamın sonlu bir sayı olduğu göz önünde bulundurulmuyor.</p>
<p>Görebildiğim kadarıyla bu, Zenon paradoksunun en yaygın çözümü/reddiyesi.<a name="7Dip" href="#Dip7">(7)</a></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Fizikî Çözüm</span></strong>:</p>
<p>Sorunun fizikî gerçeklik düzlemindeki çözümü ise, mekânın zaten sonsuza kadar bölünebilir olmayışı. Günümüz biliminin, evrenin temel bir sabiti olarak benimsediği <strong><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Planck_uzunlu%C4%9Fu" target="_blank">Planck Uzunluğu</a></strong> da işte tam olarak bunu ifade ediyor. Buna göre (sadece maddeler, atomlar, elektronlar, quarklar vs. değil) mekânın kendisi en küçük, minimum birimlerden oluşuyor, Planck Uzunluğundan daha kısa bir mesafe fiziken mümkün olmuyor. Salt düşünsel veya salt matematiksel olarak elbette her sayıyı biraz daha küçültebiliriz. Örneğin Planck Uzunluğunu ifade eden sayıda, virgülden hemen sonra bir sıfır daha yerleştiririz ve sayıyı küçültmüş oluruz. Ama günümüz fizik biliminin geçerli olarak kabul ettiği kuram ve modeller ışığında, parçası olduğumuz evrenin yapısı ve yasaları gereği Planck Uzunluğundan daha kısa bir mesafe <em><span style="text-decoration: underline;">fiziken</span></em> imkânsız. (Başka bir deyişle, günümüz biliminin çizdiği uzayzaman/evren modeli &#8216;continuum&#8217; değil, &#8216;discrete&#8217;).</p>
<p>Dolayısıyla Zenon&#8217;un paradoksu fizikî gerçekliğe dair yanlış bir varsayım içeriyor, gerçekte mekân sonsuza kadar bölünebilir değil.<a name="8Dip" href="#Dip8">(8)</a></p>
<p>Bu durumda, eğer Zenon&#8217;un amacına yönelik yukardaki ikinci yorumun doğruluğunu varsayarsak, tam da Zenon&#8217;un ispatlamak istediği gerçek karşımıza çıkıyor: Mekân sonsuza kadar bölünebilir olsaydı, hareket mümkün olmazdı. Hareket var, o halde mekân sonsuza kadar bölünebilir değil.</p>
<p>Paradoks için daha farklı çözüm önerileri de var. Bu yazının konusu için bu bağlamdaki tartışmaların detayı önemli de değil zaten. Şimdi Hegel&#8217;in (kendi zamanına kadarki) bu gibi tartışmalardan vardığı sonuca bakalım.<br />
<br class="clear" /><br />
<br class="clear" /></p>
<h2 style="text-align: center;"><a name="3"></a><a href="#bas">3. Hegel ve Engels&#8217;in Mantıksal Çelişkiyi Savunmalarındaki Çarpıklıklar</a></h2>
<p>Yukarda anlatılan Zenon&#8217;un hareket paradoksu ve buna benzer tartışmalarla ilgili <strong><em>Hegel&#8217;</em></strong>in bir yorumu:</p>
<ul>
<li>&#8221;Es bewegt sich etwas nur, nicht in dem es in diesem Jetzt hier ist und in einem anderen Jetzt dort, <strong><em><span style="color: #0000ff;">sondern in dem es in ein und demselben Jetzt hier und nicht hier</span></em></strong>, indem es in diesem Hier zugleich ist und nicht ist. <strong>Man muss den alten Dialektikern die <span style="text-decoration: underline;">Widersprüche</span> zugeben, die sie in der Bewegung aufzeigen, aber daraus folgt nicht, dass darum die Bewegung nicht ist, sondern vielmehr dass die Bewegung der daseiende <span style="text-decoration: underline;">Widerspruch</span> selbst ist</strong>.&#8221;<a name="9Dip" href="#Dip9">(9)</a>
</ul>
<p><span style="text-decoration: underline;">Kendi çevirimle</span>:</p>
<ul>
<li>&#8221;Birşey, bu şimdiki anda burada, başka bir şimdiki anda orada olmasıyla değil, <strong><em><span style="color: #0000ff;">ancak aynı şimdiki anda hem burada olması hem de burada olmamasıyla</span></em></strong>, bu &#8221;burada&#8221;nın içinde hem olmasıyla hem de olmamasıyla hareket eder. <strong>Eski diyalektikçilere hareketin içinden çıkarttıkları <span style="text-decoration: underline;">çelişkileri</span> teslim etmek gerekir, ama bundan hareket olmadığı çıkmaz, hareketin, varolan <span style="text-decoration: underline;">çelişkinin</span> bizzat kendisi olduğu çıkar</strong>.&#8221;</li>
</ul>
<p><br class="clear" /><br />
Aynı şekilde <strong><em>Engels</em></strong>:</p>
<ul>
<li>&#8221;Die Bewegung selbst ist ein <strong>Widerspruch</strong>; sogar schon die einfache mechanische Ortsbewegung kann sich nur dadurch vollziehn, daß ein Körper in einem und demselben Zeitmoment an einem Ort und zugleich an einem andern Ort, <strong><em><span style="color: #0000ff;">an einem und demselben Ort und nicht an ihm ist</span></em></strong>. Und die fortwährende Setzung und gleichzeitige Lösung dieses Widerspruchs ist eben die Bewegung.&#8221;<a name="10Dip" href="#Dip10">(10)</a></li>
</ul>
<ul>
<li>&#8221;Hareketin kendisi bir <strong>çelişkidir</strong>; daha yalın mekanik yer değiştirmenin kendisi bile, ancak bir cisim bir ve aynı anda hem bir yerde hem de bir başka yerde, <strong><em><span style="color: #0000ff;">hem bir ve aynı yerde olduğu ve hem de orada olmadığı</span></em></strong> için gerçekleşebilir. Ve hareket, işte bu çelişkinin sürekli olarak ortaya çıkma ve aynı zamanda çözülme biçimi içinde bulunur.&#8221;<a name="11Dip" href="#Dip11">(11)</a>
</ul>
<p><br class="clear" /><br />
Görüldüğü gibi Engels de, Hegel&#8217;in diyalektik safsatalarına uyarak, hareket halindeki birşeyin aynı anda hem burada olduğunu hem de burada olmadığını iddia ediyor. Ve aşağıdaki alıntıdan da görülebileceği gibi bunun mantıksal bir çelişki olduğunun tam bilincinde, zaten mantıksal bir çelişki olarak savunuyor.</p>
<p>Engels&#8217;in bu derin görüşünü nasıl sınayabileceğimizi bir soralım. Teknoloji artık o kadar ilerledi ki, insan algısının kesinlikle yetişemeyeceği daracık zaman birimleriyle ölçüm yapabiliyor. Herhangi bir nesnenin hareketini incelediğimizde hangi &#8216;an&#8217; için, &#8221;bu nesne şu an burada ve aynı an burada değil&#8221; tezini savunabiliriz? Bu tezi bir varsayım olarak kullanmamız dahi, hangi sorunu çözmemize, neyi daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir? Böyle birşeyi hem hayâl dahi edemiyoruz, hem gerçeklikte herhangi bir karşılığı yok, hem de herhangi birşeyi daha iyi anlamamıza katkısı yok.</p>
<p>Engels, söylediklerinin mantıksal çelişki içerdiğinin bilincinde. Ama bunu bir hata olarak görmüyor. Diyalektik anlayışla formel mantığın dar ufkunu aştığını iddia ediyor.</p>
<p>Ama bununla da kalmıyor, bu gibi çelişkilerin zaten matematikte de kullanıldığını savlıyor. Yani &#8221;mantıksal çelişkiler hatadır, boştur, kullanılmamalıdır&#8221; diyen formel mantığa karşı, süre süre matematiği öne sürüyor! Formel mantığın matematikte bile tam geçerli olmadığını göstermeye çalışıyor!!!</p>
<p>(içinde matematiksel semboller olduğu için resim olarak ekliyorum)<br />
<img class="alignnone" title="Engels'in safsataları" src="http://www.dinelestirisi.com/wp-content/uploads/2011/01/engels2.jpg" alt="Engels'in safsataları" width="906" height="95" /><br />
(<a href="http://www.kurtuluscephesi.com/marks/antiduhring.html" target="_blank">kaynak</a>)<br />
<br class="clear" /><br />
Engels&#8217;in bu örneklediği sayı ve işlemlerin hiçbirisi mantıksal çelişki içermiyor.<a name="12Dip" href="#Dip12">(12)</a> Benimsenen aksiyomlar, işlem kuralları ve tanımlara göre kullanılan çelişkisiz sayı ve işlemler bunlar. Örneğin &#8221;<em>eksi bir (-1) sayısının kareköküne i denir</em>&#8221; gibi bir ifade mantıksal çelişki değil, bir ad koyma, tanımlama eylemidir ve bu tanımdan hareketle i ile işlemler yapılabilmesinin kapısını açar. Karmaşık sayıların, günlük yaşamdaki tasavvurlarımıza veya &#8216;intuition&#8217;larımıza tekâbül etmemesi, onların &#8216;çelişkili&#8217; olduğu anlamına gelmez (ki sadece matematikte değil, doğa bilimlerinde de &#8216;intuition&#8217;larımıza uymayan bir sürü bilgi, işlem, kuram var). Birşeyin &#8216;imajiner&#8217;, sanal olması da, o şeyin mantıken çelişkili olduğu anlamına gelmez. Yukarda mantıksal çelişkinin ne olduğuna ve ne olmadığına dair yeterli açıklama, birçok örnekle birlikte verildi. &#8221;a ve non-a&#8221; biçimine getirilemeyen ifadeler mantıksal çelişki içermez.</p>
<p>Formel mantığın matematikte de geçersiz olduğu, matematiğin zaten mantıksal çelişkilerle dolu olduğu gibi uçuk-kaçık, mesnetsiz bir iddianın nereye konulabileceğini anlamak güç. Ama her halükârda, matematikte mantıksal çelişkilere izin verilmez. Tam tersine, matematikte örneğin ispat yöntemlerinden biri olan &#8221;olmayana ergi&#8221; (reductio ad absurdum) yöntemi &#8221;çelişkiliyse doğru olamaz&#8221; ilkesine dayanır: İspatlanacak olan savın tersi varsayılır ve eğer bu varsayım mantıksal bir çelişkiye yol açıyorsa, o zaman varsayım yanlış, asıl ispatlanmak istenen sav ise ispatlanmış demektir. Meselâ asal sayıların sonsuz sayıda olduğunu ispatlamak için, bunun tersi olan tez, yani sonlu sayıda oldukları varsayılır, bu varsayımdan a ve non-a şeklinde mantıksal bir çelişki çıkartılır, dolayısıyla &#8216;sonlu sayıda&#8217; varsayımının kesinlikle yanlış olduğu gösterilmiş ve asal sayıların sonsuz sayıda olduğu ispatlanmış olur. Yani matematikte, çelişkilerin makbul olması bir yana, matematiksel ispat yöntemleri dahi çelişkileri dışlama, reddetme üzerine kuruludur.</p>
<p>Keza fen bilimlerinde de hipotez ve kuramların sınanmasında, geliştirilmesinde, doğayı/evreni tüm dinamizmi ve karmaşıklığıyla, gittikçe daha iyi açıklayan bilimsel modellerin üretilebilmesinde en önemli temel ilkelerden biri, mantıksal çelişkilerin reddedilmesi ve dışlanmasıdır: Herhangi bir kuramı, yerine daha iyisini bulabilmek için, eleştirmenin başlıca yöntemlerinden biri mantıksal bir çelişki aramaktır; gerek kuramın kendi cümleleri içerisinde bir çelişki olsun, gerek (daha fazla benimsenen, daha fazla sınanmış) başka bir bilimsel kuramın cümleleriyle çelişki olsun, gerekse kuramın cümleleriyle gözlemleri ifade eden cümleler arasındaki çelişkiler olsun. Böyle bir mantıksal çelişki bulunduğunda, mutlaka bir yerde hata yapıldığı anlaşılmış olur. Başka bir deyişle: Bilimsel ilerlemeyi mümkün kılan başlıca ilkelerden biri, mantıksal çelişki içeren savların kesinlikle aynı anda doğru olamayacağını kabul etmek ve mantıksal çelişkileri dilimizden menetmektir.<a name="13Dip" href="#Dip13">(13)</a></p>
<p>Her halükârda, Hegel ve Marx-Engels çizgisinde olan &#8216;düşünür&#8217;lerin formel mantığa karşı antipatilerinin sebebi işte yukarda örneklediğim türden Hegel ve Engels&#8217;e ait ifadeler. Diğer yandan Hegel ve Marx-Engels çizgisindeki &#8216;diyalektik felsefe&#8217;nin kökenlerinde var olan bu mantık(sızlık) anlayışı, birçok sancılara da yol açmış. Özellikle yirminci yüzyılın ilk yarısında modern matematiğin formel mantıkla yeniden temellendirilmesi sonucunda, Sovyet dönemi marksistlerinden formel mantığa karşı savaş açmanın pek de akıllıca bir iş olmadığını kavrayan teorisyenler olmuş ve akabinde markist düşünürler arasında uzun sürecek bir tartışma başlamış.<br />
Bazı marksistler mantıksal çelişkileri menetmenin diyalektik anlayıştan vazgeçmekle eşanlamlı olacağı düşüncesiyle mantıksal çelişkileri ve Engels&#8217;in yukardaki gibi ifadelerini savunmaya devam etmiş. Bazıları ise bu noktada açıkça Engels&#8217;i eleştirmiş, çelişkili ifadelerin anlamlı olamayacağını kabul etmiş ve diyalektiğin asıl özünü oluşturan reel karşıtlıklar, değişim, dönüşüm, etkilenişim felsefesinin formel mantığa aykırı düşmeden de ifade edilebileceğini ve edilmesi gerektiğini savunmuş.<a name="14Dip" href="#Dip14">(14)</a> Arayol olarak, bir yandan formel mantık bilimine aykırı düşmemek, diğer yandan Engels&#8217;i kurtarmak adına, Engels&#8217;in savunduğu çelişkilerin aslında mantıksal çelişkiler değil, &#8216;diyalektik çelişkiler&#8217; olduğu gibi bir pozisyon gelebilir belki aklımıza. Ama &#8216;diyalektik çelişki&#8217;nin tanımının ne olduğu sorusu ve Engels&#8217;in kendisinin mantıksal çelişkilerden de bahsetmiş olduğu gerçeği bir yana, &#8221;a ve non-a cümlelerini aynı anda savlamak mantıksal çelişki değildir&#8221; demekle, mantıksal çelişki, mantıksal çelişki olmaktan çıkmaz zaten.<br />
<br class="clear" /><br />
<br class="clear" /></p>
<h2 style="text-align: center;"><a name="4"></a><a href="#bas">4. Diyalektikçilerin &#8216;Argümanları&#8217;na Cevaplar</a></h2>
<p>Diyalektikçilerin, formel mantığa ve mantıksal çelişki eleştirisine karşı öne sürdükleri argümanları şöyle özetleyebiliriz:</p>
<ul>
<li><em>&#8221;Düşünce maddeyi değil, madde düşünceyi var eder ve belirler. Biz, sırf düşünsel boyutta kalan, düşünsel kurallar koyan disiplinlerle ilgilenmiyoruz, evren ve olguların kendisiyle ilgileniyor ve gerçekliği uygun ifadelerle anlatmaya çalışıyoruz. Zaten diyalektik mantık, formel mantığı tümden reddedip, yok saymaz; formel mantığı da içine alan, kapsayan, fakat formel mantığı aşan, dar kalıplarını kıran, daha üstün bir anlayışı ortaya koyar. Formel mantık &#8221;A, A&#8217;dır&#8221; der ve böylece hareketi, değişimi, dönüşümü baştan reddeder. Oysa gerçeklikte herşey sürekli hareket, değişim, dönüşüm, etkilenişim içerisindedir. Hiç birşey yalıtık, izole olmuş bir şekilde kendi başına var olmaz. Herşey sürekli birbirine karşıt, birbirine bağlı, birbirini etkiler haldedir. Diyalektik, işte bu dinamik değişim, karşıtlık ve etkilenişim süreçlerini anlaşılır kılma yöntemidir. Mantıksal çelişki gibi ilkel, çocukça itirazlar diyalektiğin karşısında duramaz. Diyalektik, zaten ancak diyalektik anlayış düzeyine erişmekle anlaşılabilir.&#8221;</em></li>
</ul>
<p><br class="clear" /><br />
<span style="text-decoration: underline;">Tek tek ele alalım</span>:</p>
<ul>
<li><em>&#8221;Düşünce maddeyi değil, madde düşünceyi var eder ve belirler.&#8221;</em></li>
</ul>
<p>Doğru. Düşünme yetimiz, evrim sürecinde gelişmiş olan bünyemizin, beynimizin, sinir sistemimizin vs. bir fonksiyonu, hiçbir doğaüstü, ruhî vs. boyutu yok. Ayrıca bu düşünce yetimiz evrim sürecinde yine sürekli maddeyle etkilenişim içerisinde gelişti: içinde yaşadığımız maddesel dünyaya daha iyi ayak uydurabilen, daha fazla yiyecek bulabilen, daha iyi tehlikelerden korunabilen, daha çok çiftleşecek eş bulabilen bireylerin doğal seçilimiyle evrildi. Yani bu anlamda düşüncenin maddeden bağımsızlığını iddia eden yok zaten. Ayrıca evreni, maddeyi, hareketi açıklamaya çalışırken, düşüncemiz elbette evrenin, olguların kendisini baz almalıdır. Buna da itiraz eden yok zaten. Ama neresinden bakarsak bakalım, &#8221;birşey aynı anda hem burada hem de burada değil&#8221; cümlesi safsatadır ve zaten maddesel gerçeklikte de bir karşılığı yoktur.</p>
<ul> <br class="clear" /></p>
<li><em>&#8221;Biz, sırf düşünsel boyutta kalan, düşünsel kurallar koyan disiplinlerle ilgilenmiyoruz, evren ve olguların kendisiyle ilgileniyor ve gerçekliği uygun ifadelerle anlatmaya çalışıyoruz.&#8221;</em></li>
</ul>
<p>O halde, kullanılan ifadelerin gerçeklikle örtüştüğünü ispatlayabilmeniz gerekir. Hangi hareket veya süreç için, hangi şartlarda, hangi an için &#8221;birşey aynı anda hem burada hem de burada değil&#8221; tezini test edebiliriz. Bunun gerçeklikteki karşılığı ne? Formel mantık kurallarına aykırı gelen hangi cümlenin maddesel gerçeklikle örtüştüğü iddia edilebilir?</p>
<ul> <br class="clear" /></p>
<li><em>&#8221;Zaten diyalektik mantık, formel mantığı tümden reddedip, yok saymaz; formel mantığı da içine alan, kapsayan, fakat formel mantığı aşan, dar kalıplarını kıran, daha üstün bir anlayışı ortaya koyar.&#8221;</em></li>
</ul>
<p>Zaten formel mantık evren hakkında bilgi sahibi olmak için yeterli değil, fakat gerekli ve geçerli bir disiplindir. Tek başına salt formel mantık ve matematikle evren hakkında bilgi sahibi olunmaz. Formel mantığın böyle bir iddiası da yok zaten. Dolayısıyla elbette örneğin modern bilimlerin yöntemleri formel mantıktan ibaret değil, bu anlamda formel mantığı &#8216;aşıyor&#8217; denilebilir. Ama formel mantığın kurallarına <em><span style="text-decoration: underline;">aykırı</span></em>, örneğin mantıksal çelişki içeren hangi ifade bilimde yer alır? Mantıksal çelişki içeren hangi ifade, herhangi birşeyi daha iyi, daha derin kavramamızı sağlar? &#8221;Birşey aynı anda hem burada hem de burada değil&#8221; ne demektir?</p>
<ul> <br class="clear" /></p>
<li><em>&#8221;Formel mantık &#8221;A, A&#8217;dır&#8221; der ve böylece hareketi, değişimi, dönüşümü baştan reddeder. Oysa gerçeklikte herşey sürekli hareket, değişim, dönüşüm, etkilenişim içerisindedir. Hiç birşey yalıtık, izole olmuş bir şekilde kendi başına var olmaz. Herşey sürekli birbirine karşıt, birbirine bağlı, birbirini etkiler haldedir. Diyalektik, işte bu dinamik değişim, karşıtlık ve etkilenişim süreçlerini anlaşılır kılma yöntemidir.&#8221;</em></li>
</ul>
<p>&#8221;A, A&#8217;dır&#8221; demek evren veya maddeler hakkında herhangi bir iddia içermez. Sadece evreni, maddeleri betimleyen <em><span style="text-decoration: underline;">dilde</span></em> kullandığımız sembollerin, göstergelerin, sözcüklerin (aynı anlatım içerisinde) hep aynı anlamda kullanılması gerektiğini ifade eder. Bu kural, hareketi, değişimi, dönüşümü reddetmek anlamına gelmez. Aksine herhangi bir hareket, değişim, dönüşüm sürecini anlamlı bir şekilde betimleyebilmek için &#8221;A, A&#8217;dır&#8221; dememiz gerekir. Tohumun fidana, fidanın ağaca dönüşmesini anlatırken; &#8221;tohum&#8221;, &#8221;fidan&#8221;, &#8221;ağaç&#8221; göstergelerini aynı anlatım içerisinde hep aynı anlamda kullanmazsak, bu değişim sürecini nasıl ifade edebiliriz? &#8221;A B&#8217;ye dönüştü&#8221; diyebilmemiz için, &#8221;A, A&#8217;dır&#8221; dememiz lazım. Aksi takdirde zaten değişimi ifade edemeyiz.</p>
<p>&#8221;A, A&#8217;dır&#8221; ifadesi, &#8221;A&#8221; göstergesiyle kastettiğimiz nesnenin kendisinin (veya o nesnenin özünün, &#8216;identity&#8217;sinin) hep aynı kaldığı, değişmediği iddiasını <em><span style="text-decoration: underline;">içermez</span></em> veya &#8221;A&#8221; göstergesiyle kastettiğimiz nesnenin evrenden yalıtık olarak, evrenle etkilenişimden kopmuş bir şekilde ele alınması gerektiği <em><span style="text-decoration: underline;">anlamına</span></em> gelmez. Sadece anlamlı bir betimleme için &#8221;A&#8221; <strong><em><span style="text-decoration: underline;">göstergesinin</span></em></strong> (aynı anlatım içerisinde) hep aynı anlamda kullanılması gerektiğini ifade eder.</p>
<p>Yazının ilk bölümünde (formel) mantıksal çelişkinin ne olduğu ve ne olmadığına dair yeterli açıklamalar ve örnekler verildi. &#8221;a ve non-a&#8221; biçimine getirilemeyen ifadeler zaten mantıksal çelişki içermez. Evrendeki ve toplumsal hayattaki tüm polarizasyonlar, zıt kutuplar, karşıtlıklar, çatışma ve örtüşmeler, karşılıklı bağımlılık ve etkilenişimler, değişim ve dönüşümler, karmaşık ilişkisellikler ve süreçler formel mantığa hiçbir şekilde aykırı gelmeden de ifade edilebilir ve zaten farklı bilim dallarında da edilmektedir. Formel mantık, bu gibi olgu ve süreçlerin anlamlı bir şekilde ifade edilmesine kısıtlamalar getirmez, tam tersine anlamlı bir şekilde ifade edilebilmesinin kurallarını ortaya koyar.</p>
<ul> <br class="clear" /></p>
<li><em>&#8221;Mantıksal çelişki gibi ilkel, çocukça itirazlar diyalektiğin karşısında duramaz. Diyalektik, zaten ancak diyalektik anlayış düzeyine erişmekle anlaşılabilir.&#8221;</em></li>
</ul>
<p>&#8221;Birşey aynı anda hem burada hem de burada değil&#8221; gibi bir cümlenin aslında derin bir anlamı varmış da, biz tutsak olduğumuz, ilkel mantıksal düşünce alışkanlığımızla bunu kavrayamıyormuşuz gibi bir durum yok ortada. Böylesi bir mantıksal çelişki içeren bir cümlenin ne idda ettiği belli değil, semantik açıdan anlamlı bir içeriği yok, evrende herhangi bir karşılığı yok ve herhangi birşeyi daha iyi anlamamıza katkısı yok. Sadece boş kelime dizgilerinden ibaret. Mantıksal çelişki içeren bir ifade, hangi felsefî kılıfla karşımıza çıkarsa çıksın, ne kadar &#8216;derin&#8217; veya &#8216;üstün&#8217; kavrama düzeyinden bahsederse etsin, edebiyattan öteye gitmez. &#8221;Birşey aynı anda hem burada hem de burada değil&#8221; cümlesi safsatadır.<br />
<br class="clear" /></p>
<h3 style="text-align: center;"><a name="dip"></a><a href="#bas">Dipnotlar</a></h3>
<p><a name="Dip1" href="#1Dip">(1)</a> örneğin <strong><em>Hans Albert</em></strong>, Traktat über kritische Vernunft (Eleştirel Us Üzerine İnceleme), Tübingen 1991, S. 50-56.</p>
<p><a name="Dip2" href="#2Dip">(2)</a> örn. bkz. <strong><em>Paul Hoyningen-Huene</em></strong>, Formale Logik &#8211; Eine philosophische Einführung (Formel Mantık &#8211; Felsefî Bir Giriş), Stuttgart 1998, S. 88-89.</p>
<p><a name="Dip3" href="#3Dip">(3)</a> örn bkz. <strong><em>Karl Popper</em></strong>, Kosmologie und Veränderung (Kozmoloji ve Değişim), in: Karl Popper Lesebuch, Tübingen 2010, S. 218.</p>
<p><a name="Dip4" href="#4Dip">(4)</a> Prof. Dr. <strong><em>Niko Strobach</em></strong>, &#8220;<a href="http://www.philo.uni-saarland.de/people/analytic/strobach/neueseite/pdfs/Hamburg.pdf" target="_blank">Zenons ruhender Pfeil</a>&#8221; (Zenon&#8217;un Duran Oku), 17.5.06 tarihinde Hamburg Üniversite&#8217;sinde verdiği konferansın tam metni, S.2-3</p>
<p>aynı şekilde:<br />
<a href="http://de.wikipedia.org/wiki/Achilleus_und_die_Schildkr%C3%B6te" target="_blank">Wiki: Achilleus_und_die_Schildkröte</a></p>
<p><a name="Dip5" href="#5Dip">(5)</a> örn. <strong><em>Rousseau</em></strong>, Emil oder Über die Erziehung, Freiburg am Neckar 1998, S. 345.</p>
<p><a name="Dip6" href="#6Dip">(6)</a> örneğin: <a href="http://www.matheplanet.com/default3.html?call=article.php?sid=950&amp;ref=http://www.turandursun.com/forumlar/showthread.php%3Ft%3D22871" target="_blank">matheplanet.com</a></p>
<p><a name="Dip7" href="#7Dip">(7)</a> örneğin: <strong><em>R. M. Sainsbury</em></strong>, Paradoxien, Stuttgart 2001, S. 20-24</p>
<p>veya: Prof. <strong><em>Albrecht Beutelspacher</em></strong>, <a href="http://www.br-online.de/br-alpha/mathematik-zum-anfassen/br-alpha-mathematik-zum-anfassen-achilles-ID1288863871156.xml" target="_blank">Video</a></p>
<p>veya: <a href="http://de.wikipedia.org/wiki/Achilleus_und_die_Schildkr%C3%B6te" target="_blank">Wiki: Achilleus_und_die_Schildkröte<br />
</a><a href="http://de.wikipedia.org/wiki/Teilungsparadoxon" target="_blank">Wiki: Teilungsparadoxon</a></p>
<p><a name="Dip8" href="#8Dip">(8)</a> örn. Prof. Mag. Dr. <strong><em>Walter Weiss</em></strong>, <a href="http://www.vabene.at/html/weiss/real.htm" target="_blank">http://www.vabene.at/html/weiss/real.htm</a></p>
<p><a name="Dip9" href="#9Dip">(9)</a> <strong><em>Hegel</em></strong>, Wissenschaft der Logik, Die Lehre vom Wesen, Hamburg 1813, S. 61.</p>
<p><a name="Dip10" href="#10Dip">(10)</a> <strong><em>Friedrich Engels</em></strong>, Anti-Dühring, <a href="http://www.mlwerke.de/me/me20/me20_032.htm#Kap_XII" target="_blank">Almanca Orijinali</a></p>
<p><a name="Dip11" href="#11Dip">(11)</a> <strong><em>Friedrich Engels</em></strong>, Anti-Dühring, <a href="http://www.kurtuluscephesi.com/marks/antiduhring.html" target="_blank">Türkçe Çevirisi</a></p>
<p><a name="Dip12" href="#12Dip">(12)</a> örn. <strong><em>Hermann Vetter</em></strong>, Die Stellung des dialektischen Materialismus zum Prinzip des ausgeschlossenen Widerspruchs, Stuttgart 1961, bkz. <strong><em>Roland Simon-Schaefer</em></strong>, Dialektik &#8211; Kritik eines Wortgebrauchs (Diyalektik &#8211; Bir sözcük kullanımının eleştirisi), Stuttgart 1973, S. 77 Dipnot. 1.</p>
<p><a name="Dip13" href="#13Dip">(13)</a> <strong><em>Karl Popper</em></strong>, Diyalektik Nedir?<br />
(İng.) <a href="http://www.vordenker.de/ggphilosophy/popper_what-is-dialectic.pdf" target="_blank">What is dialectic?</a>, S. 4-5.<br />
(Alm.) <a href="http://www.vordenker.de/ggphilosophy/popper_was-ist-dialektik.pdf" target="_blank">Was ist Dialektik?</a>, S. 5-6.</p>
<p><a name="Dip14" href="#14Dip">(14)</a> bkz. <strong><em>Roland Simon-Schaefer</em></strong>, Dialektik &#8211; Kritik eines Wortgebrauchs (Diyalektik &#8211; Bir Sözcük Kullanımının Eleştirisi), Stuttgart 1973, S. 77-78 Dipnot 2 ve 3.</p>
<p style="text-align: right;"><span style="color: #808080;"><em><strong>Afak Adalı &#8211; ulpian</strong></em></span></p>
<p><br class="clear" /><br />
<br class="clear" /></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.dinelestirisi.com/din-ideoloji-ve-dogma-elestirisi/"><img class="size-full wp-image-1061     aligncenter" title="Din, İdeoloji ve Dogma Eleştirisi" src="http://www.dinelestirisi.com/wp-content/uploads/2010/04/Kuran-Elestirisi-Türk-Ateizm-ateist.png" alt="Kuran Eleştirisi Türkiye ateizm" width="36" height="36" /></a></p>
<p style="text-align: center;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.dinelestirisi.com/din-ideoloji-ve-dogma-elestirisi/bir-diyalektik-felsefe-safsatasi-formel-mantiksal-celiski-savunusu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dogmacılık Üzerine Bir Deneme</title>
		<link>http://www.dinelestirisi.com/din-ideoloji-ve-dogma-elestirisi/dogmacilik-uzerine-bir-deneme/</link>
		<comments>http://www.dinelestirisi.com/din-ideoloji-ve-dogma-elestirisi/dogmacilik-uzerine-bir-deneme/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 29 Jan 2011 16:37:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ulpian</dc:creator>
				<category><![CDATA[Din, İdeoloji ve Dogma Eleştirisi]]></category>
		<category><![CDATA[ateizm ve teizm tartışması]]></category>
		<category><![CDATA[dinler ve dogma]]></category>
		<category><![CDATA[doğaüstü]]></category>
		<category><![CDATA[doğaüstü yetiler]]></category>
		<category><![CDATA[dogma eleştirisi]]></category>
		<category><![CDATA[dogmacılık]]></category>
		<category><![CDATA[dogmacılık ve eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[dogmasız din olur mu]]></category>
		<category><![CDATA[dogmatik felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[dogmatik felsefeler]]></category>
		<category><![CDATA[dogmatizm]]></category>
		<category><![CDATA[dogmatizm ve eleştirelcilik]]></category>
		<category><![CDATA[doğru tartışma yöntemleri]]></category>
		<category><![CDATA[duaların etkisi]]></category>
		<category><![CDATA[eleşirel akıl]]></category>
		<category><![CDATA[eleştirel felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[eleştirel felsefeler]]></category>
		<category><![CDATA[eleştirel rasyonalizm]]></category>
		<category><![CDATA[fincanın oynaması]]></category>
		<category><![CDATA[hipnoz]]></category>
		<category><![CDATA[islam ve yanlışlanabilirlik]]></category>
		<category><![CDATA[james randi]]></category>
		<category><![CDATA[Ludwig Wittgenstein]]></category>
		<category><![CDATA[mucize]]></category>
		<category><![CDATA[mucize inancı]]></category>
		<category><![CDATA[Popper]]></category>
		<category><![CDATA[şüphecilik]]></category>
		<category><![CDATA[tanrı inancı dogma mıdır]]></category>
		<category><![CDATA[telekinezi]]></category>
		<category><![CDATA[telepati]]></category>
		<category><![CDATA[varsayımsız düşünmek]]></category>
		<category><![CDATA[yanlışlanabilirlik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.dinelestirisi.com/?p=1727</guid>
		<description><![CDATA[Bu çalışma Turan Dursun Sitesi&#8216;nin Köşe Yazıları Bölümünde de yayımlanmıştır. Doğruluk inanç gerektirmez. Bilim insanları her pazar el ele verip şöyle şarkılar söylemiyor: &#8221;Evet gravitasyon var! Biliyorum gravitasyonun var olduğunu! İman ediyorum! Kalbimin derinliğinden inanıyorum ki, yukarı yukarı yukarı çıkan aşağı aşağı aşağı gelmek zorundadır. Amin!&#8221; Dan Barker Kimdir Bu Dogmacılar? Benimsenmiş bir takım savları [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #888888;"><em>Bu çalışma <strong>Turan Dursun Sitesi</strong>&#8216;nin Köşe Yazıları Bölümünde de <a href="http://www.turandursun.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=898:dogmaclk-uezerine-bir-deneme&amp;catid=57:afak-adali&amp;Itemid=110" target="_blank">yayımlanmıştır</a>.</em></span></p>
<p style="text-align: right;">Doğruluk inanç gerektirmez. Bilim insanları her pazar el ele verip şöyle şarkılar söylemiyor:</p>
<p style="text-align: right;"><em>&#8221;Evet gravitasyon var!  Biliyorum gravitasyonun var olduğunu! İman ediyorum!<br />
Kalbimin derinliğinden inanıyorum ki, yukarı yukarı yukarı çıkan aşağı aşağı aşağı gelmek zorundadır. Amin!&#8221; </em></p>
<p style="text-align: right;"><em><strong>Dan Barker</strong></em></p>
<p><strong> </strong></p>
<hr id="system-readmore" /><img style="float: right; margin: 7px;" src="http://www.dinelestirisi.com/wp-content/uploads/2011/01/Dogmacilik.jpg" border="0" alt="Dogmatik Düşünce" width="255" height="180" /></p>
<p><strong>Kimdir Bu Dogmacılar?</strong></p>
<p><em>Benimsenmiş bir takım savları her türlü eleştiri ve kuşkunun üstünde tutan, bu savların (yeniden) sorgulanmasına hiçbir şekilde açık olmayan, eleştiriye karşı bağışıklık kazanmış bir anlayışa</em> &#8216;dogmacılık&#8217; diyebiliriz sanırım. Oysa hiç birimiz kendi şahsımız için, dünya görüşümüzü, felsefemizi veya varsa ideolojimizi ya da dinimizi katı dogmacı bir anlayışla kabul ettiğimizi düşünmeyiz. Hepimiz, şu anki görüşümüzü belli bir sorgulama, eleştirme, kıyaslama, &#8216;tefekkür&#8217; sürecinin en makûl sonucu olarak benimsediğimiz kanaatindeyizdir. Farklı açı, argüman ve eleştirilere kapalı olduğumuzdan ötürü değil de, karşı tarafın sunduğu bu farklı açı, argüman ve eleştirilerin haksız olduğundan dolayı kendi kanaatimizi değiştirmeye gerek olmadığını varsayarız. Yine de biliriz ki, hemen hemen hepimiz en azından bir başka kişi veya kesim hakkında &#8216;dogmacı&#8217; yargısına sahibizdir. Peki kimdir aslında dogmacı?</p>
<p>Özellikle dinî, ideolojik, siyasî tartışmalarda tarafların her birinin, kendi pozisyonunun doğruluğundan gayet emin olduğunu gözlemleriz sürekli, üstelik buna kendimiz de dahilizdir. Öyleyse bir kişinin sadece kendi pozisyonundan oldukça emin olması, onu dogmacı yapmaya yetmese gerek. Diğer yandan hiç muhakeme etmeden, körü körüne devralıp savunduğumuz bir bilgi hasbelkader doğru da olabilir elbette. Tıpkı önyargısızca, epey de araştırarak, sorgulayarak, eleştirel yaklaşarak edinilmiş bir bilginin yanlış da olabileceği gibi.</p>
<p>Yine de &#8216;doğru&#8217;yu bulma gibi bir çabayı anlamlı görüyorsak eğer, dogmacı değil eleştirel, körü körüne devralan değil sorgulayan, bir takım savları bizi mutlu ettiği, huzurumuzu bozmadığı için değil gerekçeleri bizi entelektüel olarak tatmin ettiği için benimseyen bir anlayış ve yönteme sahip olmamız gerektiği hususunda sanırım (doğruyu bulma çabasını anlamlı bulan) herkes hemfikir kalır.</p>
<p>Bu yazımda, bana göre dogmacılığın kendisini en çok nasıl belli ettiği ve nasıl asgariye indirgenebileceği hakkında bir deneme sunmak istiyorum. Örnek uygulama alanım ise, en genel anlamıyla ateizm-teizm tartışması olacak. Bunu yaparken bir ateist olarak kendi olası dogmacılığım hakkında da hesap vermeye çalışacağım.</p>
<p><strong>Hepimiz Biraz Dogmacı Değil miyiz? </strong></p>
<p>Öncelikle dogmacılığı &#8221;ya tam vardır, ya da hiç yok&#8221; şeklinde değil, en az orandan en katı dogmatizme kadar uzanan geniş bir spektrum olarak değerlendirmemiz daha uygun olur.</p>
<p>Tamamiyle önkabulsüz düşünmeye ve fikir yürütmeye başlamak zaten mümkün değil.(1) Ne yaparsak yapalım, her zaman bir takım genetik (kalıtsal) altyapıdan kaynaklı, kültürel veya bireysel önkabullerimiz, beklentilerimiz ve düşünce kalıplarımız araştırma, öğrenme, muhakeme etme, karar verme süreçlerinde belli bir oranda etkin olacaktır.(2) Daha sonraki aşamalarda, baştaki önkabul ve beklentilerimizi farketmemiz, onları da tekrar eleştiri ve sorgulamaya tâbi tutmamız, gerekirse revize etmemiz, buradan hareketle yeniden araştırma, muhakeme sürecine girmemiz, (modern bilimlerin sürekli ilerletmeye çalıştığı gibi) önkabul ve beklentilerimizin etkisini minimize edecek rafine yöntemler geliştirmemiz mümkün olabilir, ama bu döngüyü tamamen kırmak ve tam anlamıyla sıfırdan başlamak mümkün olmayacaktır.</p>
<p>Pratikte tekrar tekrar dönüp baştaki önkabullerimizi farketme, yeniden eleştirme, gerekirse revize etme, yeni bilgilerimiz ışığında sorgulama, tüm bunlardan yaptığımız çıkarsamaları diğer doğru bildiklerimizle kıyaslama vs. gibi bitmez tükenmez bir entelektüel çabayı sonuna kadar ve eksiksiz sürdüremiyoruz her zaman. Er ya da geç bazı doğrularımıza da artık kendi zihnimizde belli oranda bir dokunulmazlık atfetme ihtiyacını haklı olarak hissediyoruz. Herhangi bir konuda kendimizce yeterli araştırma yaptık, farklı tarafların argümanlarını dinledik, kendi süzgecimizden geçirdik ve bir kanaate vardıysak, artık o kanaatimizi diğer alanlardaki görüşlerimize göre, olası eleştirilere karşı daha fazla emniyet altına alıyor, en azından &#8221;oldukça eminim&#8221; diyebiliyoruz. Eğer bu asgari denilebilecek orana da &#8221;dogmacılık&#8221; diyeceksek, evet: Hepimiz Dogmacıyız!</p>
<p>Burada kalmasını başarabilirsek, zihin sağlığımız için oluşturduğumuz bu dokunulmazlık perdesini ince ve şeffaf tutup, zaman zaman perdenin dışardan gelen yeni perspektif ve argümanlarla aralanmasına izin verebilirsek, ne mutlu bize. Ama bazen bu zihnimizde oluşturduğumuz dokunulmazlık perdesi gittikçe güçlenip, adetâ kale surlarına dönüşebiliyor. Bu kalenin içerisinde yer alan pozisyonlarımız için potansiyel olarak tehlikeli olabilecek her türlü yeni bilgi ve argümanı daha en baştan reddedip, artık o pozisyonlarımızı yeniden tartmak ve sorgulamak yerine, gelen bilgi ve argümanları görmezden gelmek, inkâr etmek, pozisyonumuza uygun şablonlara uydurmak için tevil etmek gibi stratejiler izleyebiliyoruz. Belli bir noktadan sonra artık, &#8221;dünya tersine dönse vazgeçmem&#8221; mertebesine terfi edebiliyor bir takım doğrularımız.</p>
<p><strong>Dogmacılığımızı Cılız Tutmayı Başarabilir miyiz? </strong></p>
<p>Fikirlerimizi dogmalaşmadan esirgemek için en az birkaç verimli yöntemin olduğunu düşünüyorum. Bu yöntemleri kendim her alanda etkin bir şekilde kullanabiliyor muyum, bundan hiç de emin değilim. Ama kullanmam(ız) gerektiği kanaatimin yerinde olduğunu sanıyorum. Aşağıda birkaçını işlemeye çalışacağım bu yöntemlerin, sadece din, tanrı, ateizm tartışmalarında değil, özellikle siyasî, ideolojik, felsefî gibi diğer tüm alanlarda da faydalı olduğunu düşünüyorum.</p>
<p><strong>Ne Olsaydı Şu Düşünceye Sahip Olmazdım?</strong></p>
<p>Herhangi bir alandaki düşüncemizi, alternatiflerine oranla en makûl gerekçelere dayandığı için mi benimsediğimizi, yoksa artık bir dogma olarak mı savunduğumuzu sınamanın ilk yolu, kendimize &#8221;ne olsaydı şu düşünceye sahip olmazdım?&#8221; sorusunu ısrarcı bir şekilde sormak olabilir. Eğer bu soruya cevap vermekte fazlaca zorlanıyorsak, işte o düşüncemizin zihnimizde artık dogmalaşmış olma ihtimali hayli yüksektir.</p>
<p>Mesela ben materyalist/natüralist bir felsefeye sahibim. Evrende her şeyin sadece doğal olgulardan ibaret olduğundan yola çıkıyor, her türlü doğaüstü varlık ve gücü reddediyorum. Peki ne olsaydı bu pozisyona sahip olmazdım. Örneğin, etrafımda ha bire hiçbir doğal açıklaması mümkün olmayan olayların gerçekleştiği veya doğa yasalarının bir öyle bir böyle işlediği veya peri, cin, hayalet gibi türlü bilinç sahibi doğaüstü varlıkların bizlerle iletişime geçtiği, göründüğü, tekrar kaybolduğu, fantazi roman ve filmlerinden bildiğimiz bir evrende yaşıyor olsaydım, materyalist/natüralist bir pozisyona sahip olmazdım. Böylesi bir evren hayâl edebiliyoruz, hatta böyle bir dünyayı tasvir eden bir romanı okurken bizzat o dünyanın içindeymişiz gibi hissedebiliyor, kendimizi sihirbazların, perilerin, canavarların arasında görebiliyoruz. O hayalî dünyaya gerçekmişçesine dalabiliyoruz. Tâ ki, kitabı kapatıp pencereden dışarı bakana dek&#8230;</p>
<p>Bir teist, örneğin bir Müslüman da aynı şekilde kendine sormalı: &#8221;Ne olsaydı, nasıl bir dünyada yaşıyor olsaydık mesela Tanrı&#8217;nın varlığına inanmazdım?&#8221;</p>
<p>Müslümanlardan bu soruya ne tür cevaplar gelebileceğini merak ediyorum doğrusu. Kendim artık epey de uzun bir zamandır müslüman olmadığım için, bu soruya empati kurarak bir Müslümanın bakış açısından cevap vermem güç. Ama ateizm ve teizm arasında karar verememiş, veya bu soruyla şimdiye kadar hiç ilgilenmemiş &#8216;dışardan&#8217; birinin açısından, aynı soruya bir takım cevaplar vermeye çalışacağım.</p>
<p>Tabii burda, Tanrı&#8217;ya hangi sıfatları isnat ettiğimiz de önemli. Örneğin İslam ve diğer çoğu dinler gibi, sonsuz iyilik, merhamet ve sevgi sahibi bir Yaratıcı&#8217;dan bahsediyorsak, o hâlde &#8221;Nasıl bir dünyada yaşıyor olsaydım böyle bir Tanrı&#8217;nın varlığına inanmazdım?&#8221; sorusunu meselâ şöyle yanıtlayabilirdim: Suçsuz insanların katledilebildiği; çocukların açlıktan ölebildiği; kimi bebeklerin genetik arızalardan ötürü kısa ömürleri boyunca korkunç acılar içerisinde yaşayıp öldüğü; doğal afetlerin bebekler, masumlar dahil milyonlarca insanı yok edebildiği; din adına kellelerin, kolların kesilebildiği; insanların taşlanarak öldürülebildiği&#8230; bir dünyada yaşıyor olsaydım muhtemelen sonsuz iyilik, merhamet ve sevgi sahibi bir Yaratıcı&#8217;nın varlığına inanmazdım.</p>
<p>Ya da Tanrı&#8217;yı, insanoğlunu eşref-i mahlûkat (yaratılanların en şereflisi) olarak yaratan, evreni insan için var etmiş olan, yarattığı türler içerisinde insana özel bir ilgi duyan, insan peygamberler seçerek insan türünü ilahî vahiye muhatab kılan bir Yaratıcı olarak düşünüyorsak, o zaman &#8221;Nasıl bir dünyada yaşıyor olsaydım böyle bir Tanrı&#8217;nın varlığına inanmazdım?&#8221; sorusunu sanırım şöyle yanıtlardım: Kâinatın merkezinde değil de, sayısızca gezegen ve galaksilerin bulunduğu devasa bir evrenin herhangi bir köşesindeki herhangi bir toz taneceği hükmünde olan bir gezegenin üstünde yaşıyor olsaydım; bu gezegen sözgelimi dört buçuk milyar yaşında, fakat benim türüm henüz iki yüz bin yaşında olsaydı; henüz Dünya gezegeninin benim türümden haberi bile yokken, sayısızca canlı türü oluşmuş, çoğunun nesli tükenmiş olsaydı; kâinattaki herşey bana, insana mahsusmuş, benim için varmış havası vermiyor olsaydı&#8230; o zaman böyle bir Yaratıcı&#8217;nın varlığına inanmazdım.</p>
<p><strong>Ne Olursa Şu Düşüncemden Vazgeçerim? </strong></p>
<p>Yukarda &#8221;(Baştan) Ne olsaydı şu düşünceye sahip olmazdım?&#8221; diye sormuştuk ya hani, şimdi bir de &#8221;(Şu an veya ilerde) Ne olursa şu düşüncemden vazgeçerim?&#8221; sorusunu işleyelim. &#8221;Dogma saptama seti&#8221;nin(3) en önemli aletlerinden biri de -belki de en önemlisi- işte bu soru olsa gerek. Eğer bu soruya makûl yanıtlar veremiyorsak, o zaman o düşüncemiz çok büyük bir ihtimalle yeterli dayanağı ve zemini olmayan bir dogmadır.</p>
<p>Dediğim gibi, hem ateistim, hem materyalist/natüralistim; sadece Tanrı&#8217;nın değil, hiçbir doğaüstü şeyin varlığına inanmıyorum. Oysa müslümanlar, sadece Tanrı&#8217;ya değil, melekler, cinler, şeytanlar gibi bir dizi doğaüstü varlığa, Musa&#8217;nın okyanusu yarmış, İsa&#8217;nın bakireden doğmuş, Muhammed&#8217;in Ay&#8217;ı ikiye bölmüş olması gibi mucizelere, duaların evrenin işleyişine herhangi bir etkisi olduğuna ve bir yığın daha başka doğaüstü şeye inanıyor.</p>
<p>Beni materyalist/natüralist pozisyonumu revize etmeye zorlamanın bir yığın teorik imkânı var. Örneğin Tanrı, diğer birçok kavme gösterdiği iddia edilen mucizelere benzer bir mucizeyi bana da gösterebilir. Gözlerimin önünde, tanıdığım ölmüş insanları dirilten, suyun üstünde yürüyen bir İsa karşısında kendi pozisyonumu derhal revize ederim. Veya yürürken sürekli başının üstündeki bir bulut tarafından güneşten korunan, çölde mübarek parmakları arasından akan suyla benle birlikte yetmiş bin insanın susuzluğunu gideren, gözümün önünde Ay&#8217;ı ikiye bölen bir Muhammed karşısında şu anki pozisyonumda ısrarcı olmam. Peygamber mucizesi boyutunda olmasa bile, en azından bir şeyh, veli, mürşit kıvamında, yukardakilere benzer bir keramet de yeterli olur, pozisyonumu acilen gözden geçirmem için.</p>
<p>Gerçi bu kadarına bile gerek yok. Müslümanların iddia ettiği gibi Peygamberin naaşının (mumyalanmamış ve başka da hiçbir beşerî teknikle konserve edilmemiş olmasına rağmen) hiç çürümediği gösterilsin; kabrinin yeri belli ne de olsa. Veya cinlerle iletişimin ilmine vakıf bir Müslüman buyursun, bana bir cinin varlığını ispatlasın. Böyle birşey yapabilen birisi zaten hiç durmasın, hemen bir servet kazansın ve aldığı parayla dilerse İslam&#8217;a hizmet etsin. Örneğin, James Randi Kuruluşu test ortamında herhangi bir doğaüstü olguyu ispat edebilene (cin, büyü, sihir, telepati, telekinezi vs.) 1 Milyon Dolar veriyor. Şimdiye kadar alabilen olmadı.</p>
<p>Veya gelin Türkiye&#8217;nin yüz hastanesinden yüz komada yatan, yoğun bakım hastası seçelim. Ve tüm Türkiye Müslümanları, duaların en çok kabul buyrulduğu özel mübarek bir gecede bu yüz koma hastası için saatlerce, tek tek isimleri de zikrederek dua etsin. Sonra diğer komada yatan hastalara oranla daha fazla iyileşme oldu mu, bir bakalım. Veya siz buyurun, duaların herhangi bir şekilde etkisi olduğunun istatistiksel kanıtını verebilecek bir deney önerin. Duaların etkili olduğuna dair verebilecek böylesi hiçbir kanıtımız yoksa, duaların zaten (placebo etkisini aşan) herhangi bir etkisi olmadığından olsa gerektir.</p>
<p>Ya da sizce Allah&#8217;ın derhal gazabını üstüme çekebileceğim veya bir cin tarafından çarpılacağım bir eylem önerin, hemen yapıvereyim. Gerçi her önerileni, şahsen kendime yakıştırmayacağımdan yapmam. Ama internette mesela Kuran&#8217;ı yakan ve kitapla bir yığın çok daha edepsiz eylemlerde bulunan zevatın çektiği videolar var. Kimseye de birşey olduğu yok.</p>
<p>Kendi ateist pozisyonumu revize etmem için, tüm bu ve buna benzer deneylerin sonucunu incelemeye açığım. Tabii, bana gösterilecek &#8216;doğaüstü&#8217; olayın aslında gayet doğal ve bilimsel bir açıklaması olduğunu veya kanıtlanabilir şekilde bir algı yanılgısının ürünü olduğunu veya söz konusu olayın aslında illüzyon sanatının bir eseri olduğunu kestirebilmem için, yetersiz kalabilirim.</p>
<p>Ama bilim insanları ve illüzyon üstadlarının oluşturduğu, özel olarak bu gibi iddiaları ciddiye alıp inceleyen komisyonlar var. Yukarda zikrettiğim<a href="http://www.randi.org/site/" target="_blank"> James Randi Educational Foundation</a>&#8216;ın yanısıra, <a href="http://www.csicop.org/" target="_blank">Committee for Skeptical Inquiry</a>,   <a href="http://www.skeptic.com/" target="_blank">Skeptics Society</a> ve Almanya&#8217;daki <a href="http://www.gwup.org/" target="_blank">Gesellschaft zur wissenschaftlichen Untersuchung von Parawissenschaften</a> bunların en tanınmışlarından birkaçı. Bu gibi kuruluşlar internet sitelerinde, yayımladıkları dergilerde, seminerlerinde vs. cin/ruh çağırma seanslarındaki fincanın oynaması(4) veya hipnoz gibi ilk bakışta doğaüstü gibi algılanan olayların bilimsel, doğal açıklamalarını sunuyorlar. Doğaüstü yeteneklere sahip olduğunu iddia eden Uri Geller gibi şarlatanların, sahnede sergiledikleri, milyonları büyüleyen oyunları nasıl yaptıklarını deşifre ediyorlar (saygın illüzyon sanatçıları, doğaüstü yeteneklere sahip olduklarını zaten iddia etmiyorlar). Geleceği görme, sihir, telepati, telekinezi vs. gibi herhangi bir doğaüstü yetenek iddiasında olan kişilerin bu iddialarını ciddiye alıp, objektif test ortamında bilirkişiler önünde kanıtlamaya davet ediyorlar. Bu gibi kuruluşlar sayesinde ilk bakışta büyülü, olağanüstü, bilimsel açıklaması imkânsızmış gibi gelen bir sürü olayın sıhhatli bir eleştirel yaklaşım ve ilgili konu hakkında yeterli donanımla ne kadar da çabuk büyüsünü kaybettiğini görebiliyoruz sürekli.</p>
<p>Tüm bunlara rağmen &#8221;dünya tersine dönse, asla ve kat&#8217;a doğaüstüne inanmam&#8221; gibi bir tutumum yok kesinlikle. Yukarda örneklediğim kuruluşların uyguladığı yüksek test standartlarına rağmen doğal açıklaması mümkün olmayan, doğaüstü bir olguya bizzat şahit olayım (ki daha yukarda bunun birçok somut olası örneğini, hem de Müslümanların kendi iddialarını baz alarak, sıraladım), materyalist/natüralist pozisyonumdan vazgeçerim. Kısacası kendi pozisyonumu bir dogma olarak savunuyor değilim.</p>
<p>Peki Müslümanlar acaba &#8221;Ne Olursa İslam&#8217;ın Doğruluğundan Vazgeçerim?&#8221; sorusuna ne tür cevaplar verir?</p>
<p><strong>Şu Düşüncemi Dayandırdığım Olgular Farklı Alternatif Düşünceleri de Desteklemez mi? </strong></p>
<ul>
<li>Wittgenstein, bir gün öğrencisi Elizabeth Anscombe&#8217;a sorar, <em>&#8221;Söylesenize bana, neden herkes Güneş&#8217;in Dünya etrafında döndüğü ve Dünya&#8217;nın kendi ekseninde dönmediği düşüncesinin (eski zamanlar için) gayet doğal bir varsayım olduğunu iddia eder?&#8221;</em>. Anscombe:<em> &#8221;Sanki Güneş, Dünya etrafında dönüyormuş gibi bir görüntü olduğundandır sanırım&#8221;</em>. Wittgenstein: <em>&#8221;Peki ya Dünya kendi ekseninde dönüyormuş gibi bir görüntü olsaydı nasıl görünmesi gerekirdi?&#8221;</em>(5)</li>
</ul>
<p>Wittgenstein&#8217;ın şahsına münhasır netlik ve zerafetle, iki cümleyle zihinlerimize çaktığı bu soru işareti takip edilmeye değer. Yukarda &#8221;ne olsaydı veya ne olursa, şu düşünceme sahip olmazdım veya vazgeçerdim&#8221; diye sorduk. Burada ise, düşüncemizi dayandırdığımız olguları olduğu gibi bırakarak, bu olgulardan daha farklı, hatta karşıt düşüncelerin de çıkıp çıkmayacağını soruyoruz.</p>
<p>Bazen herhangi bir olgular, olaylar, durumlar kümesinden çıkarttığımız ve ilk bakışta gayet makûl, hattâ zorunlu gibi görünen sonucun, daha dikkatli ve derinlemesine bakıldığında, hiç de doğru olmadığını öğrenebiliyoruz.</p>
<p>Yıldızların ve gezegenlerin hareketini dikkatlice inceleyip, not alan, ilişkiler kuran, hesaplar yapan, hipotezler üreten, hipotezlerini test eden bilim insanları zümresinden olmayan biz sıradan Dünyalılar için, ilk bakışta, hatta ikinci, üçüncü ve sıradaki tüm bakışlarda, Dünya duruyor, Güneş de Dünya etrafında hareket ediyor gibi bir görüntü var işte. Dünya&#8217;nın döndüğünü doğrudan algılayamıyoruz, ama Güneş&#8217;in her gün doğduğunu, gözyüzündeki konumunu yavaşça değiştirerek battığını doğrudan gözlemliyoruz. Yine de bugün, o bilim insanları sayesinde artık biliyoruz ki, Güneş (Güneş sistemi içerisinde) &#8221;duruyor&#8221;, fakat Dünya kendi ekseninde dönüyor. Ve işte bu artık bildiğimiz gerçeğin &#8216;görüntüsü&#8217; tam da eski yanlış varsayımımızın görüntüsüyle örtüşüyor. Bununla da kalmıyor, &#8216;görüntü&#8217;ye sadece Güneş&#8217;in değil, diğer tüm gözlemlenebilen gezegen ve yıldızların da hareketini dahil ettiğimizde, bu detaylı &#8216;görüntüyü&#8217; izah edebilen tek doğru açıklama Dünya&#8217;nın kendi ekseninde dönmesi oluyor.</p>
<p>Keza kendi bünyemize, hayvanlara, bitkilere baktığımızda ilk bakışta, hatta sıradaki diğer tüm bakışlarda bu müthiş organizmaların ancak birer akıllı tasarımın eseri olabileceği görüntüsü var. Ama yaşayan ve nesli tükenmiş canlıların anatomisini, fizyolojisini, genetik yapısını dikkatlice inceleyen, kıyaslayan, ilişkiler kuran, hesaplar yapan, hipotozler üreten, hipotezlerini test eden bilim insanları sayesinde artık biliyoruz ki, varyasyon ve doğal seçilim mekanizmaları hiçbir bilinçli tasarım olmadan da, milyonlarca senelik uzun bir süreçte adetâ tasarım ürünüymüşçesine karmaşık ve işlevsel organik sistemler üretebiliyor. Yine bu artık bildiğimiz gerçeğin &#8216;görüntüsü&#8217;, eski yanlış varsayımımızın görüntüsüyle örtüşüyor. Bununla da kalmıyor, &#8216;görüntü&#8217;ye sadece canlıların karmaşıklığını ve işlevselliğini değil, &#8216;tasarım&#8217; varsayımına hiç de uymayan detayları eklediğimizde, bu detaylı &#8216;görüntüyü&#8217; izah edebilen tek doğru açıklama evrim oluyor.(6)</p>
<p>Aynı şekilde diğer tüm alanlardaki görüşlerimiz için de, &#8221;Bu görüşümü dayandırdığım olgular farklı alternatif görüşleri de desteklemez mi?&#8221; sorusunu sormamız, zihnimizdeki dogmalaşmalara karşı panzehir işlevi görebilir. Herhangi bir olgular, olaylar, durumlar kümesinden -&#8217;görüntü&#8217;den- genelde tek bir sonuç çıkmaz. Kendi çıkarttığımız sonuçtan (şimdilik) vazgeçmesek bile, en azından alternatif sonuçların ne olabileceğini ve alternatif sonuçları değil de, (şimdilik) şu sonucu benimsememizin nedenlerini sayabiliyor olmamız gerekir.</p>
<p>Wittgenstein&#8217;ın yine iki cümlelik başka bir zarif ifadesiyle noktalayalım:</p>
<ul>
<li>Birşeyin bana -veya herkese- öyle <em>görünmesinden</em>, o şeyin öyle<em> olduğu </em>çıkmaz. Ama yine de o şeyin öyle olduğundan anlamlı bir şekilde şüphe duyulup duyulamayacağı sorulabilir.(7)</li>
</ul>
<div style="text-align: right;"><span style="color: #808080; font-size: 10.8333px;"><em>Afak Adalı &#8211; ulpian</em></span></div>
<div style="text-align: left;"><span style="color: #808080; font-size: 10.8333px;"><em><span style="white-space: pre;"><span style="text-decoration: underline;"><br />
<span style="white-space: pre;"></p>
<hr /></span></span></span></em></span><strong>(1) </strong>örn. bkz. <strong><em>Karl Popper</em></strong>, The Open Society and Its Enemies (Açık Toplum ve Düşmanları), 24. bölüm, 2. kısım.</div>
<p><strong>(2)</strong> Günümüz bilimi, insan türünün bilgi edinme eylemlerinde işleyen genel mekanizmaların ve düşünce kalıplarının ne denli genetik altyapı tarafından da belirlendiğini gittikçe daha iyi açıklayabiliyor artık. İki buçuk bin yıldır tartışılan birçok felsefî soruna, insanın biyolojik evrimi göz önüne alındığında yepyeni bir açıdan bakabiliyor, çok daha gerçekçi bir konuma oturtabiliyoruz.  Oldukça yeni sayılabilecek, sürekli gelişen bu bilimsel ve felsefî disiplin için  örn. bkz. <strong><em> Gerhard Vollmer</em></strong>, Evolutionäre Erkenntnistheorie (Evrimsel Bilgi Kuramı), 8. Baskı, Stuttgart 2002.</p>
<p><strong>(3)</strong> &#8216;Dogma Saptama Seti&#8217; ifadesi, Carl Sagan&#8217;ın meşhur &#8216;Saçmalık Saptama Seti&#8217; (Baloney Detection Kit) ifadesinden mülhemdir.<br />
bkz. <strong><em>Carl Sagan</em></strong>, The demon-haunted world. Science as a candle in the dark, S. 196.</p>
<p><strong>(4) </strong>Bu &#8220;fenomen&#8221; için örn. bkz. <strong><em>Wolfgang Hund</em></strong>, &#8220;Gibt&#8217;s das wirklich?&#8221; Okkultismus und Esoterik in Fragen und Antworten, Neuried 2004.<br />
veya:<br />
<a href="http://de.wikipedia.org/wiki/Carpenter-Effekt" target="_blank">http://de.wikipedia.org/wiki/Carpenter-Effekt</a></p>
<p><strong>(5)</strong> <strong><em>Elizabeth Anscombe</em></strong>, An Introduction to Wittgenstein&#8217;s Tractatus, 1971, S. 151.</p>
<p><strong>(6)</strong> &#8221;Tasarım varsayımına hiç de uymayan detaylar&#8221; olarak ifade ettiğim, aslında pek de detay sayılmaz. İlk bakışta tasarım ürünüymüş gibi görünen canlıların iyice incelendiğinde, bu canlıyı sıfırdan planlayarak yaratan akıllı bir tasarımcının kesinlikle yapmayacağı yapısal hatalar, işlevsiz fazlalıklar, uyumsuzluklar görüyoruz. Ve tüm bu uyumsuzluklar ancak o canlıyı meydana getiren evrim süreci dikkate alındığında anlaşılır hâle geliyor.</p>
<p>örn. bkz.<br />
<a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Argument_from_poor_design" target="_blank">http://en.wikipedia.org/wiki/Argument_from_poor_design</a></p>
<p style="padding-left: 30px;"><span style="text-decoration: underline;">Daha kapsamlı olarak</span>:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong><em>Richard Dawkins</em></strong>, The Blind Watchmaker &#8211; Why the Evidence of Evolution Reveals a Universe Without Design<br />
(Kör Saatçi &#8211; Evrim Delillerinin Neden Tasarımsız Bir Evren Ortaya Koyduğu)</p>
<p style="padding-left: 30px;">Ayrıca aynı yazarın son kitabında bir bölüm, özel olarak bu gibi &#8216;tasarım hataları&#8217;na ayrılmış.<br />
bkz. <em><strong>Richard Dawkins</strong></em>, The Greatest Show on Earth 2009, S. 356-371.</p>
<p><strong>(7)</strong> <strong><em>Ludwig Wittgenstein</em></strong>, On Certainty (Über Gewissheit), Oxford 1969-1975 (2003 baskısı), S. 2.</p>
<p style="text-align: right;"><span style="color: #808080;"><em><strong>Afak Adalı &#8211; ulpian</strong></em></span></p>
<p><br class="clear" /><br />
<br class="clear" /></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.dinelestirisi.com/din-ideoloji-ve-dogma-elestirisi/"><img class="size-full wp-image-1061     aligncenter" title="Din, İdeoloji ve Dogma Eleştirisi" src="http://www.dinelestirisi.com/wp-content/uploads/2010/04/Kuran-Elestirisi-Türk-Ateizm-ateist.png" alt="Kuran Eleştirisi Türkiye ateizm" width="36" height="36" /></a></p>
<p style="text-align: center;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.dinelestirisi.com/din-ideoloji-ve-dogma-elestirisi/dogmacilik-uzerine-bir-deneme/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ateizme Sıkça Yöneltilen İtirazlar</title>
		<link>http://www.dinelestirisi.com/din-ideoloji-ve-dogma-elestirisi/ateizme-sikca-yoneltilen-itirazlar/</link>
		<comments>http://www.dinelestirisi.com/din-ideoloji-ve-dogma-elestirisi/ateizme-sikca-yoneltilen-itirazlar/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 29 Jan 2011 16:15:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ulpian</dc:creator>
				<category><![CDATA[Din, İdeoloji ve Dogma Eleştirisi]]></category>
		<category><![CDATA[ateist olmak mümkünmü]]></category>
		<category><![CDATA[ateistler din düşmanımıdır]]></category>
		<category><![CDATA[ateistler hakaret mi ediyorlar]]></category>
		<category><![CDATA[ateizm ne demektir]]></category>
		<category><![CDATA[ateizm ve teizm]]></category>
		<category><![CDATA[ateizmin argümanları]]></category>
		<category><![CDATA[din düşmanlığı]]></category>
		<category><![CDATA[din eleştirisi ve hakaret]]></category>
		<category><![CDATA[ispat yükümlülüğü]]></category>
		<category><![CDATA[negatif ateizm]]></category>
		<category><![CDATA[pozitif ateizm]]></category>
		<category><![CDATA[tanrının tanımı]]></category>
		<category><![CDATA[türk ateistler]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye ateistleri]]></category>
		<category><![CDATA[ünlü ateistler]]></category>
		<category><![CDATA[yeni ateistler]]></category>
		<category><![CDATA[yokluğun ispatı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.dinelestirisi.com/?p=1705</guid>
		<description><![CDATA[1. &#8220;Ateistler, ateizm&#8217;in tanımını yapamıyorlar.&#8221; 2. &#8220;Ateist olmak için önce kendine özgü bir Tanrı tanımı yapmak gerekir. Bunu da ateist biri zaten yapamaz.&#8221; 3. &#8220;Tanrı&#8217;nın yokluğu ispatlanamaz. Dolayısı ile ateizm de sadece bir inançtan ibarettir.&#8221; 4. &#8220;Eğer ateistsen, neden &#8216;Kuran&#8217;a göre &#8230;.&#8217;, &#8216;Allah demiş ki,&#8230;&#8217; şeklinde cümleler kuruyorsun?&#8221; 5. &#8220;Sen ateist değil, Anti-Muhammedçi, Anti-İslamcısın. Gerçek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="#1">1. &#8220;Ateistler, ateizm&#8217;in tanımını yapamıyorlar.&#8221;</a><br />
<a href="#2">2. &#8220;Ateist olmak için önce kendine özgü bir Tanrı tanımı yapmak gerekir. Bunu da ateist biri zaten yapamaz.&#8221;</a><br />
<a href="#3">3. &#8220;Tanrı&#8217;nın yokluğu ispatlanamaz. Dolayısı ile ateizm de sadece bir inançtan ibarettir.&#8221;</a><br />
<a href="#4">4. &#8220;Eğer ateistsen, neden &#8216;Kuran&#8217;a göre &#8230;.&#8217;, &#8216;Allah demiş ki,&#8230;&#8217; şeklinde cümleler kuruyorsun?&#8221;</a><br />
<a href="#5">5. &#8220;Sen ateist değil, Anti-Muhammedçi, Anti-İslamcısın. Gerçek ateistler insanların inançlarıyla değil, başka şeylerle uğraşır.&#8221;</a><br />
<a href="#6">6. &#8220;Ateistlerin, bu denli İslam, Muhammed, Kuran&#8217;la ilgilenmeleri onların aslında dinî bakıştan tamamen arınamadıklarını göstermektedir.&#8221;</a><br />
<a href="#7">7. &#8220;Ateistler sadece karşı çıkıyorlar, fakat kendilerine özgü bir felsefe, siyaset, toplum anlayışı ortaya koyamıyorlar.&#8221;</a><br />
<a href="#8">8. &#8220;Bizim için kutsal olan değerleri eleştirmeniz, bize yapılan bir hakarettir.&#8221;</a></p>
<p><br class="clear" /><br />
<img class="alignleft size-medium wp-image-1271" style="border: 0pt none; margin-left: 8px; margin-right: 8px;" src="http://www.dinelestirisi.com/wp-content/uploads/2010/04/No_Religion_din_karsitligi.svg_-300x300.png" alt="tüm dinler yalandır" width="162" height="162" /></p>
<h2 style="text-align: center;"><a name="1"></a><a href="#">1. &#8220;Ateistler, ateizm&#8217;in tanımını yapamıyorlar.&#8221;</a></h2>
<p>&#8220;Ateist&#8221; -kelime anlamı itibariyle- teizm&#8217;e mensup olmayan, yani herhangi bir Tanrı&#8217;nın varlığına inanmayandır. Sözcüğü bu anlamıyla ele alırsak, tanrı inancı içermeyen dinleri de (örn. <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Budizm'de_tanr%C4%B1" target="_blank">budizmi</a>), &#8220;ateist dinler&#8221; olarak adlandırabiliriz.</p>
<p>Fakat günümüzde &#8220;ateizm&#8221; kelimesi daha çok her türlü Tanrı&#8217;nın ve <em>bütün dinlerin</em> reddi anlamında kullanılmakta. Bugün kendisini &#8220;ateist&#8221; olarak adlandıranların tamamına yakını kelimeyi bu ikinci anlamında kullanıyor.</p>
<p><br class="clear" /><br />
<br class="clear" /></p>
<h2 style="text-align: center;"><a name="2"></a><a href="#">2. &#8220;Ateist olmak için önce kendine özgü bir Tanrı tanımı yapmak gerekir. Bunu da ateist biri zaten yapamaz.&#8221;</a></h2>
<p>Hayır. Ateizm bir tez değil, sadece ve yalnızca iddia edilen bir tezin kabul edilmeyişidir. Tanımlama yükümlülüğü tez sahibine aittir. Örneğin &#8220;<em>Xvatshur vardır!</em>&#8221; tezini ortaya atan biri de &#8220;<em>Xvatshur</em>&#8221; kelimesini tanımlamalıdır önce.</p>
<p>Ateist de, Tanrı&#8217;nın varolduğunu iddia edenlerin &#8220;<em>Tanrı</em>&#8221; kelimesini nasıl tanımladıklarına bakar, bu şekilde tanımlanan varlık için eldeki delil ve verileri inceler ve delil, veri, argüman yetersizliğinden reddeder.</p>
<p>Teistlerin ve deistlerin farklı tanrı tanımlarının ortak paydasını bulmaya çalıştığımızda önümüze şöyle bir genel tanım çıkmakta:</p>
<p>&#8220;<strong><em>Tanrı, evreni (veya evrenin oluşumundaki ilk maddeyi) yoktan vareden, sonsuz bilgili bilinç ve irade sahibi, doğaüstü varlıktır.</em></strong>&#8221;</p>
<p>Bu şekilde tanımlanan bir Tanrı&#8217;nın varlığına inanmak için yeterli delil, veri, argüman göremeyen kişilere ateist denilir.</p>
<p>Fakat elbette ki, HER KELİMEDE olduğu gibi, biri çıkıp &#8220;Tanrı&#8221; kelimesini de çok farklı bir şekilde tanımlayabilir. Örneğin panteist (panenteist değil, panteist!) biri &#8220;<em>Tanrı, evrenin bütünüdür</em>&#8221; der veya başka biri &#8220;<em>Ben evrenin oluşumundaki ilk maddeye Tanrı diyorum</em>&#8221; diyebilir. Bu tanımlara karşın, elbette &#8220;<em>Hayır evren/madde yoktur</em>&#8221; diyemeyiz. (Sadece oturmuş bir kelimenin bu denli farklı tanımlanmasını uygun bulmayız belki.)</p>
<p>Yani kendini ateist olarak adlandıranlar, &#8220;<em>Tanrı vardır</em>&#8221; tezini reddederken, yüzyıllardır yapılagelen ve teistlerin tamamına yakınını bağlayan tanrı tanımını esas almaktadır: &#8220;Evreni (veya evrenin oluşumundaki ilk maddeyi) yoktan vareden, sonsuz bilgili, bilinç ve irade sahibi, doğaüstü varlık.&#8221;</p>
<p><br class="clear" /><br />
<br class="clear" /></p>
<h2 style="text-align: center;"><a name="3"></a><a href="#">3. &#8220;Tanrı&#8217;nın yokluğu ispatlanamaz. Dolayısı ile ateizm de sadece bir inançtan ibarettir.&#8221;</a></h2>
<p>Hayır.</p>
<p>İspat yükümlülüğü birşeyin varlığını iddia edendedir. Tez sahibi, iddiasını ispatlayamaz veya en azından iddiasının muhtemel olduğuna dair güçlü argümanlar sunamaz ise, o şeyin yokluğundan yola çıkılır.</p>
<p>Literatürde &#8220;ateizm&#8221; iki farklı şubeye tasnif edilir:</p>
<p><strong>(1) Pozitif ateizm</strong> (birçok yerde &#8221;antiteizm&#8221; olarak da geçer): &#8220;<em>Tanrı mutlak kesinlikle, asla yoktur.</em>&#8221;</p>
<p><strong>(2) Negatif ateizm:</strong> &#8220;<em>Teistlerin tanrı olarak tanımladıkları şey&#8217;in varlığına dair yeterli delil veya argüman göremediğim için, yokluğundan yola çıkmaktayım</em>.&#8221;</p>
<p>Ateistlerin büyük çoğunluğu kendilerini ikinci kategoride görüyor. Bugün Batı&#8217;da &#8220;<em>Yeni Ateistler</em>&#8221; olarak adlandırılan entelektüel akımın temsilcileri de çoğunluk itibariyle, ikinci tür ateizmi savunuyorlar. Bazıları &#8220;<em>negatif ateizm</em>&#8220;in yanlış anlaşılmaması için &#8220;<em>agnostik ateizm</em>&#8221; terimini de kullanıyor.</p>
<p>Ana fikir çok basit, ve basit olduğu kadar da doğru:</p>
<p>Birşeyin varlığı hakkında yeterli delil ve argüman yoksa, o şeyin yokluğundan yola çıkarım. Çünkü birşeyin yokluğu zaten kanıtlanamaz. Örneğin cinlerin, perilerin, deniz kızlarının, <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Sentor" target="_blank">sentorların</a> veya <a href="http://www.dinelestirisi.com/din-ideoloji-ve-dogma-elestirisi/parodi-dinler-dinlerin-yuzune-tutulan-aynalar/#1" target="_self">uçan spagetti canavarının</a> da yokluğunu kanıtlayamıyorum, fakat varlıkları için yeterli delil/argüman olmadığından yokluklarından yola çıkıyor, &#8221;<em>yoktur</em>&#8221; diyorum. Aynı şekilde &#8220;Tanrı yoktur&#8221; derken de, kastettiğim şey, Tanrı&#8217;nın yokluğunun kesin/ispatlanmış olduğu değil (yokluk zaten ispatlanamaz), varlığına dair yeterli delil/argüman olmadığından yokluğundan yola çıkıyorum.</p>
<p>Kezâ bugün (aklı başında) hiç kimse &#8220;<em>Deniz kızları yoktur diyemeyiz. Çünkü yokluğu henüz ispatlanamadı</em>&#8221; demez. &#8220;Deniz kızı&#8221; diye birşeyin varlığına dair şimdiye kadar hiçbir delil olmadığından rahatça &#8220;Deniz kızı yoktur&#8221; diyebilmekteyiz.</p>
<p>Bu anlamda bir ateist, aynı zamanda a-peri-ist, a-cin-ist ve a-denizkızı-ist&#8217;tir de.</p>
<p>Zaten neticede kelimelerin nasıl tanımlandığından ziyade, meselenin aslıdır önemli olan. Örneğin tarihte kendi duruşu için &#8220;agnostik&#8221; sözcüğünü yeğleyen birçok düşünür, aslında yukarda tarif edildiği anlamıyla &#8220;negatif ateistlerdir&#8221;. Meselâ <strong><em>Bertrand Russell</em></strong>, kendi duruşu için &#8220;agnostik&#8221; ifadesini kullanır, fakat teistlerin inandığı şekilde bir Tanrı&#8217;nın varlığına Dünya ile Mars arasında yüzen minnacık bir <a href="http://www.dinelestirisi.com/din-ideoloji-ve-dogma-elestirisi/parodi-dinler-dinlerin-yuzune-tutulan-aynalar/#3b" target="_self">çaydanlığın varlığından</a> daha fazla ihtimal tanımaz.</p>
<p>Yani Russell ve birçok ünlü agnostik, Tanrı&#8217;nın varlığı ile yokluğuna eşit veya yaklaşık ihtimaller tanıdıklarından, Tanrı&#8217;nın varlığına ciddi bir olasılık biçtiklerinden değil, sadece (yalnızca Tanrı konusunda değil) <em>genel olarak</em> benimsedikleri epistemolojik ihtiyat, felsefî temkin sebebiyle &#8220;mutlak kesinlikte yoktur&#8221; dememişler ve bu yüzden kendi duruşları için &#8220;agnostik&#8221; kelimesini tercih etmişlerdir. Fakat teistlerin iddia ettiği veya benzer bir Tanrı&#8217;nın varlığına hiçbir ciddi ihtimal biçmemişlerdir (Russell&#8217;in bu net duruşunu, şu üç makalesinin her birinde açıkça teyid edebilmekteyiz: <a href="http://www.zadik-lamas.de/Lexikon/BertrandRussel_What-is-an-Agnostic.htm" target="_blank">What is an Agnostic</a>, <a href="http://www.cfpf.org.uk/articles/religion/br/br_god.html" target="_blank">Is There a God?</a> ve <a href="http://www.zadik-lamas.de/Lexikon/BertrandRussel_Why-I-am-not-a-Christian.htm" target="_blank">Why I am not a Christian?</a>).</p>
<p>&#8220;Agnostisizmi&#8221; -<em>bu anlamıyla</em>- &#8220;negatif ateizm&#8221; ile eşanlamlı görebiliriz. Bu duruş için hangi sözcüğün daha uygun olduğu ikincil bir konu. Asıl önemlisi, duruşun kendisi ve akla yatkınlığı: <em>Varlığı hakkında yeterli delil, kanıt, argüman olmayan herşeyin yokluğundan yola çıkılır</em>.</p>
<p><br class="clear" /><br />
<br class="clear" /></p>
<h2 style="text-align: center;"><a name="4"></a><a href="#">4. &#8220;Eğer ateistsen, neden &#8216;Kuran&#8217;a göre &#8230;.&#8217;, &#8216;Allah demiş ki,&#8230;&#8217; şeklinde cümleler kuruyorsun?&#8221;</a></h2>
<p>Ateistler, bütün dinlerin ve İslam&#8217;ın da insan ürünü olduğu bilincindedir. Dolayısı ile Kuran&#8217;ın da insan sözü olduğu elbette ateistlerce biliniyor.</p>
<p>Fakat tartışabilmek, karşıt görüşün tutarsızlıklarını gösterebilmek için, elbette ki, karşıt görüşün aksiyomlarını -tartışma süresince- doğru olarak varsaymak meşrûdur.</p>
<p>Yani örneğin bir ateist, &#8220;<em>Ben Kuran&#8217;ın insan ürünü olduğunu düşünüyorum. Fakat bir ân için varsayalım ki, Tanrı sözü. O zaman şu ayette Allah&#8217;ın şöyle demiş olması tuhaf değil mi?</em>&#8221; gibi bir soru sorabilir. Ama her defasında bu kadar açıklama yapmamak için -ve muhatablarının zekâsına da güvenerek- kısaca &#8220;<em>Allah&#8217;ın bu ayette böyle demesi tuhaf değil mi?</em>&#8221; de diyebilir.</p>
<p>Buradan hareketle &#8220;<em>Hani sen ateisttin. Nasıl olur da, şimdi Allah&#8217;tan, ayetten bahsedersin, sanki Kuran&#8217;ın gerçekten de Allah kelâmı olduğunu kabul ediyormuş gibi?</em>&#8221; şeklinde bir itiraz gülünç olur.</p>
<p>Burada -muhatablarının zekâsına ve anlayış kabiliyetine güvenildiği için- &#8220;<em>Ben inanmıyorum. Ama tartışma adına bir ân için varsayalım ki, böyle&#8230;</em>&#8221; gibi bir ön-açıklamaya gerek görülmemiştir sadece, o kadar.</p>
<p><br class="clear" /><br />
<br class="clear" /></p>
<h2 style="text-align: center;"><a name="5"></a><a href="#">5. &#8220;Sen ateist değil, Anti-Muhammedçi, Anti-İslamcısın. Gerçek ateistler insanların inançlarıyla değil, başka şeylerle uğraşır.&#8221;</a></h2>
<p>Hayır. Ateistler, her ne kadar <em>bütün</em> dinlerin yanlış/insan-ürünü olduğunu düşünseler de, elbette ki, yoğunluk olarak içinde yaşadıkları toplumda hâkim olan dine yönelik eleştiri yapar. Bu sadece Türk ateistler için geçerli değil. Batı&#8217;daki ateistler de kitaplarında, makalelerinde genel olarak bütün dinleri, fakat özel ve somut olarak Hıristiyanlık veya Yahudilik dinini eleştirirler.</p>
<p>Ayrıca ateistlerin, içinde yaşadıkları toplumun büyük çoğunluğunun (kendileri açısından) yanlış inançlara sahip olmasından üzüntü duyması, bunu değiştirmek için gayret göstermesinden de doğal birşey olamaz. Aynı şekilde dindar/müslüman biri de doğru bulduğu dini, çevresine tebliğ etmek ister ve bu da doğal karşılanmalıdır.</p>
<p>Elbette ki, entelektüel, fikrî, siyasî din eleştirisi yapmak ile kin ve nefret saçarak inananlara saldırmak arasında fark var. Dindarlar/müslümanlar ikinciye karşı çıkmakta haklı. Fakat buradan hareketle &#8220;<em>ateistler bizim dinimizle hiç uğraşmasınlar, başka şeylerle meşgûl olsunlar</em>&#8221; talebinde bulunma hakkları da yok.</p>
<p>Herhangi bir dini, inancı, ideolojiyi eleştirmek, bu dine, inanca, ideolojiye sahip herkesi ötekileştirmek ve düşmanlaştırmak boyutuna varmadıkça, her türlü din eleştirisi Müslümanlar tarafından da &#8220;fikir özgürlüğü&#8221; kapsamında değerlendirilmeli ve normal karşılanmalı. Tartışmak istemiyorlarsa, bu gibi tartışmalardan uzak durur, tartışmak istiyorlarsa da yapılan eleştirilere karşı argüman üretmeye çalışırlar. Fakat &#8220;<em>ateistsen ateistliğini bil, benim dinimle uğraşma</em>&#8221; demeye hakları yok.</p>
<p><br class="clear" /><br />
<br class="clear" /></p>
<h2 style="text-align: center;"><a name="6"></a><a href="#">(6) &#8220;Ateistlerin, bu denli İslam, Muhammed, Kuran&#8217;la ilgilenmeleri onların aslında dinî bakıştan tamamen arınamadıklarını göstermektedir.&#8221;</a></h2>
<p>Bu da yanlış. Her türlü dinden, dinî yaklaşımdan tamamen arınmış ateistler de, içinde yaşadıkları toplumun büyük çoğunluğunun (kendileri açısından) <em>yanlış</em> inançlara sahip olmasından üzüntü duyabilir ve bu yanlış inançlardan kurtulması için emek sarfetmek isteyebilir.</p>
<p>Ateist&#8217;in kendisini &#8220;ateist&#8221; olarak adlandırması, Tanrı inancına çok önem vermesinden, tanrısal yaklaşımlardan bir türlü tam anlamıyla kurtulamamasından kaynaklanmıyor. Ateist aynı zamanda, a-peri-ist, a-denizkızı-ist&#8217;tir de meselâ. Fakat içinde yaşadığımız dünyanın büyük çoğunluğu perilere, deniz kızlarına değil, Tanrı(lar)a inandıkları için, peri tezine, deniz kızı tezine değil, daha çok Tanrı tezine karşı çıkmaktayız.</p>
<p>Fakat yine de <em>ateist</em> kelimesi birçok sebeple -taktik olarak- uygun görülmeyebilir. Örneğin ateistlerin kendileri için &#8220;<em>natüralist</em>&#8221; kelimesini kullanmaları daha uygun olabilir, nitekim &#8220;<em>natüralist</em>&#8221; kelimesi sadece tanrıların değil, varlığı hakkında hiçbir delil olmayan her türlü doğaüstü şey&#8217;in varlığını reddetmek anlamına gelir ve bu açıdan gerçekten de daha iyi uymakta. Fakat &#8220;ateizm&#8221; kelimesi öyle veya böyle daha çok oturmuş ve daha yaygın kullanımda olan terim.</p>
<p><br class="clear" /><br />
<br class="clear" /></p>
<h2 style="text-align: center;"><a name="7"></a><a href="#">(7) &#8220;Ateistler sadece karşı çıkıyorlar, fakat kendilerine özgü bir felsefe, siyaset, toplum anlayışı ortaya koyamıyorlar.&#8221;</a></h2>
<p>Ateizmin zaten böyle bir iddiası da yok. Ateizm bir tez değil, iddia edilen bir tezin kabul edilmeyişidir. Ateist olmakla, herhangi bir felsefî ekole yakın, herhangi bir siyasî görüşe mensup vs. olmak arasında hiçbir zorunlu bağlantı yoktur. Ateist biri epistemolojik açıdan meselâ <em>pozitivist, skeptisist</em> veya <em>eleştirel rasyonalist</em>, ontolojik açıdan <em>nihilist</em> veya <em>realist</em>, siyasî açıdan <em>sosyalist, kemalist, milliyetçi</em> veya <em>liberal</em> vs. olabilir.</p>
<p>Yani ateizm (tek başına ele alındığında), zaten bir dünya görüşü değil! Sadece ve sadece tanrıları ve dinleri reddetmek&#8230; &#8220;Ateizm&#8221; noktasında buluşmuş insanlar diğer bütün konularda farklı, hattâ zıt görüşlerde olabilir. Herkesin ateizm&#8217;e varış yolu da, ateizm&#8217;den çıkarttığı sonuçlar da farklı olabilir.</p>
<p>Örneğin ben, ateist olmakla birlikte, epistemolojik açıdan kendimi &#8220;<a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Critical_rationalism" target="_blank">eleştirel rasyonalizm</a>&#8220;e yakın görüyorum. Ama bu, ateizmle mantıken zorunlu bir ilinti değil. Gerçi benim kişisel ateist olma sürecimde bu felsefî akıma yakın düşünmemin etkisi olmuştur mutlaka. Fakat bu genel olarak ateizmle değil, sadece benim şahsımla ilgili bir durum.</p>
<p>Toplumsal/siyasî anlamda kendimi <em>hümanist, özgürlükçü ve demokrat</em> olarak tanımlıyorum. Böyle düşünüyor olmamla ateist olmam arasında yine benim kendi şahsım ve kişisel evrim sürecimde güçlü bir ilinti var elbette. Fakat biliyorum ki, hümanist, özgürlükçü, demokrat olmayan ateistler de var.</p>
<p>Kısacası &#8220;ateist&#8221; sözcüğü zaten hiç kimsenin dünya görüşünü, felsefesini, hayata bakışını, kişiliğini ve kimliğini açıklamaya yeterli bir sözcük değil ve zaten ateistler tarafından böylesi kapsayıcı bir anlamda da kullanılmıyor. &#8220;Ateist&#8221; birinin de elbette, kendine özgü felsefesi ve hayata bakışı olabilir (hattâ belki olmalıdır da). Fakat bu felsefe ve hayata bakış, ateizmle mantıken zorunlu bir ilintide değildir. Çünkü ateizm, sadece tüm tanrı ve dinlerin reddidir, o kadar.</p>
<p><br class="clear" /><br />
<br class="clear" /></p>
<h2 style="text-align: center;"><a name="8"></a><a href="#">(8) &#8220;Bizim için kutsal olan değerleri eleştirmeniz, bize yapılan bir hakarettir.&#8221;</a></h2>
<p>Hayır değildir. Gerçekten de değildir. Bizler sadece, dinlerin ve İslam&#8217;ın yanlış/insan-ürünü olduğunu düşünüyoruz ve neden böyle düşündüğümüzü gerekçe ve argümanları ile açıklamak istiyoruz.</p>
<p>Bu eleştiriler, bu gibi şeylere alışık olmayan müslüman arkadaşları derinden incitebilir. Fakat bu durumu maalesef <em>kendilerinin sorunu</em> olarak görmek durumundayız. Ne müslümanların şahsına, ne de Muhammed veya diğer din büyüklerinin şahıslarına doğrudan hakaret ve küfür edilmesini ben de doğru bulmam. Fakat bunun ötesinde her türlü eleştiriyi yapma hakkımızda ısrarlıyız.</p>
<p>Örneğin bugün de kendini peygamber, mesih, hattâ tanrı ilan edip de yepyeni bir din/mezhep kuran kişiler ve bu kişilerin arkasından giden tonlarca insan var. Biz bu insanlara hakaret etmesek de, bu inançlarının saçma olduğunu söyleyebilmeliyiz (ki müslümanlar da bu yeni din/mezhepler için bunu söylüyorlar). İşte İslam dini de bizler için aynı kategoride. Sadece aradan 1400 yıl geçmesi ve milyonlarca mensubu olması, bir dini, henüz dün oluşmuş ve yüz mensubu bulunan taze bir dinden daha <em>saygın </em>veya<em> dokunulmaz </em>kılmamalı. Her ikisini de aynı derecede eleştirme, yanlışlığını, tutarsızlığını vurgulama hakkımız olmalı. <strong><em>Herhangi bir yazar, kitap ve bu kitabı kaliteli bulanlar için hukuken yapabileceğimiz bütün eleştirileri Muhammed, Kuran ve Müslümanlar için de yapabilmeliyiz.</em></strong> Netice itibariyle bu gibi eleştirilerden aşırı rahatsız olan kimseyi buna zorla mâruz bırakıyor da değiliz. Tartışmak isteyen, eleştirilerimize argümanları ile itiraz eder, tartışmak istemeyen de katılmaz. Ama &#8220;Benim dinimi eleştiremezsin&#8221; demeye kimsenin hakkı olmamalı.</p>
<p style="text-align: right;"><span style="color: #808080;"><em><strong>Afak Adalı -- ulpian</strong></em></span></p>
<p><br class="clear" /></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Peki Siz Hangi Dine İnanıyorsunuz?</strong></p>
<p style="text-align: center;"><div style="text-align:center; float:center;margin: 5 5 5 5"><span class="youtube">
<iframe title="YouTube video player" class="youtube-player" type="text/html" width="480" height="295" src="http://www.youtube.com/embed/gkfi3W3Z5MU?color1=006699&amp;color2=54abd6&amp;border=0&amp;fs=1&amp;hl=en&amp;autoplay=0&amp;loop=&amp;showinfo=0&amp;iv_load_policy=3&amp;showsearch=0&amp;rel=0&amp;hd=1" frameborder="0"></iframe>
</span><p><a href="http://www.youtube.com/watch?v=gkfi3W3Z5MU&fmt=18">www.youtube.com/watch?v=gkfi3W3Z5MU</a></p></div></p>
<p><br class="clear" /></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.dinelestirisi.com/din-ideoloji-ve-dogma-elestirisi/"><img class="size-full wp-image-1061     aligncenter" title="Din, İdeoloji ve Dogma Eleştirisi" src="http://www.dinelestirisi.com/wp-content/uploads/2010/04/Kuran-Elestirisi-Türk-Ateizm-ateist.png" alt="Kuran Eleştirisi Türkiye ateizm" width="36" height="36" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.dinelestirisi.com/din-ideoloji-ve-dogma-elestirisi/ateizme-sikca-yoneltilen-itirazlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

