
1. Akıl ile Nakil Arasında Sıkışan Hanif Dostlar
2. Cin’in Klasik Tanımı
3. Kuran Öncesi Dönemdeki Araplarda Cin İnancı
4. “Etimolojik Köken” ve “Kullanımdaki Anlam” Farkı
5. Kuran’daki Cin
6. Allah’ın Başarısız Mecazı ?
7. Sonuç
1. Akıl ile Nakil Arasında Sıkışan Hanif Dostlar
Cinlerin, şeytanların, meleklerin varlığına -klasik müslüman tasavvurundaki şekliyle- inanmak, 21. yüzyılda artık epey gülünç duruyor. Birçok aklı başında müslüman da bunun elbette ki farkında. Ne var ki, bu doğaüstü varlıklardan sadece Hadislerde değil, bizzat Kuran’da da uzun uzun bahsedilmiş. Dolayısı ile, inanç zincirinden bir türlü kopamayan müslümanlara iki seçenek kalıyor: Ya bu doğaüstü varlıkların olduğuna kendini inandırmaya çalışacaksın ve aklına ihanet etmiş olacaksın. Ya da bir şekilde ilgili Kuran ayetlerini eğip bükerek, zorlama tevil ve yorumlarla, âdeta kaba kuvvetle Kuran’da aslında bambaşka birşey kastedildiğini, 1400 yıl boyunca müslümanların tamamına yakını tarafından bunun yanlış anlaşıldığını savunacaksın. Ve hem aklına hem de kendi dinine ihanet edeceksin…
“Hanif“(1) müslüman kardeşlerimiz de işte bunu yapmaktalar. Aklı kurtaralım derken, hem akla hem de kendi dinlerine tecavüz etmekteler…
Gerçi “Hanif” olmayan bazı müslümanlardan da “cin kelimesiyle aslında Kuran’da enerji kastedilmiştir” veya “insan ruhu/alt-beni veya üst-beni vs. kastedilmiştir” gibi, uçuk-kaçık, mesnetsiz, keyfî yorumlar okumaya alıştık artık.
Bu başlıkta Kuran’ın (müslümanların iddia ettiği gibi) Tanrı sözü mü, yoksa insan ürünü mü olduğu sorusunu bir kenara bırakarak, ön-yargısız bir şekilde bakmaya çalışalım: Kuran’da geçen cinlerden (müellifi Tanrı da olsa, Muhammed’in kendisi de olsa) ne kastedilmiş olabilir?
2. Cin’in Klasik Tanımı
Klasik müslüman tasavvuru ile cin’in tanımı şöyle yapılabilir:
Cinler “bedenleri ateş, hava, râyiha gibi maddelerden teşekkül etmiş, akıl ve irade sahibi, latîf, görünmez varlıklardır. Bu özeliklerinden dolayı da duyu organlarımızdan gizli bulunmaktadırlar.”(2)
Kabul etmeliyiz ki, bu gibi varlıklara inanmak 21. yüzyılda artık neresinden bakarsak bakalım -tek kelimeyle- komik. Gerçi Türkiye’de her köyümüzde mutlaka en az bir cin vakası vardır. Sıradışı olayları doğaüstü açıklamalarla anlaşılır kılmak için, her toplum kendi dinine, örfi efsanalerine uygun bir şekilde hikayeler üretir. Hatta belki bu satırları okuyan bir müslüman kendi “cin tecrübelerini” bile anımsıyor olabilir şu an.
Ama az çok aklı başında, hurafelere (kaynağı ne olursa olsun) itimat etmeyen müslümanlar, en azından kendi içlerinde -belki tâ derinliklerinde bir yerlerde- aslında kendilerini ne kadar da komik birşeye inandırmak için zorluyor olduklarının, en azından bu cin, şeytan, melek meselesinin sorunlu bir mesele olduğunun farkındadırlar sanırım (müslümanken bende öyleydi en azından).
İşte bu sebeple sözde rasyonel Hanif arkadaşlar böyle bir cin tanımına karşı çıkarlar. Kuran’daki cin ayetlerinin aslında, normalde algıladığımız gibi insan-dışı ayrı bir cins varlığa değil de, insanın kendi içindeki görünmez bazı yanlarına veya özelliklerine işaret ettiğini iddia ederler. Yani yukarda tarif edilen ve İslam dünyasının 1400 yıldır tamamına yakınının inandığı türden cinlerin olduğuna inanmazlar. Kuran’ın, “cin” kelimesi geçen ayetlerde, mecazi ve temsili anlatımlarla insanın kendi doğasına ilişkin bazı dersler verdiğini savunurlar.
Aslında bu akımın ‘modern’ pek yanı olduğu da söylenemez. Nitekim İslam tarihinde Farabi, İbn Sina gibi önemli felsefecilerin ve mutezile mezhebi gibi rasyonel ekollerin -klasik anlayıştaki- cinleri reddettikleri biliniyor.(3) Bu akılcıl ekollerin -klasik anlamdaki- cinlerin olamayacağına, en azından böyle birşeye inanmak için yeterli delil olmadığına dair getirdikleri argümanlar şüphesiz bugün de geçerli. Ne var ki , ‘apaçık’ Kuran metni ile hâlâ çelişmekte. Bu yüzden bu görüşler 1400 yıl boyunca -ve Kuran merkezli bir bakış açısından haklı olarak- büyük çoğunluk tarafından naklî delillerle reddedilmiştir. 1400 yıllık İslam Dünyasının farklı asır, kültür ve mezheplerine ait, gelmiş geçmiş müslümanlarının -avamından havasına kadar- tamamına yakını, işte bu klasik anlamdaki cinlerin varlığına inanmıştır ve hâlâ inanmaktadır.
3. Kuran Öncesi Dönemdeki Araplarda Cin İnancı
İnanmayanların da, hanif müslümanların da, sünni veya diğer mezheplerdeki müslümanların da kolayca hemfikir olabileceği bir nokta var ise, o da Kuran’ın genel olarak, ‘gönderildiği’ dönemdeki ve mekândaki insanların konuştuğu dille, yani 7. yüzyıl Hicaz Arapçası ile ‘söylenmiş’ olduğudur. Zaten birçok Kuran ayeti de “anlayasınız diye sizin dilinizden gönderdik”, “siz anlayasınız diye Arapça kıldık” gibi ayetlerle bunu teyid eder.(4)
Öyleyse, ilk yanıtlamamız gereken soru, Kuran’ın hemen öncesi dönemdeki Araplarda, yani 7. yüzyıl Hicaz Arapçasında “cin” kelimesinin kullanımda olup olmadığı ve varsa hangi anlamda kullanıldığıdır. Bu soruyu araştırdığımızda görüyoruz ki, “cin” kelimesi o dönemin Araplarında zaten vardı, kullanımdaydı ve de “klasik tarifinde” olduğu gibi insan haricinde, görünmez, fakat insan gibi akıl, bilinç ve irade sahibi ayrı bir cins varlığı anlatıyordu.
- “Hicaz bölgesinde yaşayan Câhiliye Arapları, kendilerini çevreleyen tabiatın cinlerle dolu olduğuna ve bunların özel vasıtalarla kendi hizmetlerine alınabileceğine inanmaklaydılar. Yine bu devir halkı cinleri Allah’ın kızları saymaktaydılar. Onlara göre, çöller ve yüksek dağlar cinlerle doluydu. Yine onlara göre cinler, insan gibi özel bir cinsi teşkil eder, onlar gibi yeryüzüne dağılırlardı. Gövdeleri insanlarınkine benzemeyip, ateş veya havadan yaratılmışlardı. Onun için cinler insanın gözüne görünmezler, ancak pek nadir durumlarda görünürlerdi. Cinler, hayır ve şer işleri yapmaya da muktedir sayılırlardı. Bu sebeple onların teveccühünü kazanmak, onlara saygı göstermek ve ibâdet etmek gerekirdi. Her cinin belirli bir yeri olduğu ve kayaları, ağaçları, pulların içini mesken edindikleri kabul edilirdi. Her kabilenin veya bir kaç kabile topluluğunun özel bir cini, bir kayası, bir ağacı veya bir putu bulunur, bunun yanında belirli bir topluluk ikâmet eder ve dinî görevi yerine getirirdi. Aslında yalnız Araplar değil, bütün Sâmî uluslar, bu düşüncelerle ulu ağaçların, mağaraların, pınar başlarının ve büyük kaya parçalarının tekin yerler olmadığına ve ruhlarla, cinlerle meskûn olduğuna inanıyordu.”(5)
- “İslâm’dan önce Araplar cinlere bazı tanrısal güç ve yetenekler yükler, onlar adına kurban keserlerdi. Cinlerin kâhinlere gökten haberler getirdiğine inanırlar; böylece Allah ile bu gizli varlıklar arasında bir bağ kurarlardı. Câhiliye Araplan’nın bir kısmı şeytanın şer tanrısı olduğuna inanır, melekleri Allah’ın askerleri, cinleri de şeytanın askerleri sayarlardı.”(6)
- “İslam öncesi Arapların inancında cinler görülmez varlıklardı, fakat görülen dünyada -yılan, kertenkele ve akrep gibi- muhtelif şekiller de alabilirlerdi. Bir insanın bedenine bir cin girdiğinde, o insan delirir veya cinnet geçirirdi.”(7)
Muhammed öncesi ve Muhammed zamanında yaşayan şairlerin, şiirlerinde ve şiirsel anlatımlarında da “cin” kelimesi işte bu klasik anlamıyla geçerdi.(8)
Görüldüğü gibi Kuran ve Muhammed öncesi Arap toplumu zaten “cin” adını verdikleri, görülmez, insandan farklı, ama insan gibi akıl, bilinç ve irade sahibi varlıklara inanmaktaydılar. Kuran ise böyle bir cin inancına karşı çıkmadı, bilakis teyid etti, fakat bu inancın bazı “yanlış bulunan” yanlarını eleştirdi.
Örneğin Kuran öncesi Araplar bazı cinlerin, Tanrı çocuğu ve böylece tanrısal olduğuna inanırdı. Ve Kuran işte bu inancı eleştirmekte.
- En’âm / 100
Cinleri Allah’a ortak koştular. Oysa ki onları da Allah yaratmıştı. Bilgisizce O’na oğullar ve kızlar yakıştırdılar. Haşa! O, onların ileri sürdüğü vasıflardan uzak ve yücedir.
- Sâffât / 158
Allah ile cinler arasında da bir soy birliği uydurdular. Andolsun, cinler de kendilerinin hesap yerine götürüleceklerini bilirler.
Başka bir ayette ise cinlerin “gayb”ı bildiği inancı eleştirir:
- Sebe’ / 14
Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. (Sonunda yere) yıkılınca anlaşıldı ki cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.
4. “Etimolojik Köken” ve “Kullanımdaki Anlam” Farkı
Buraya kadar anlatılanlardan bile açıkça anlaşılıyor ki, Kuran “cin” derken, “klasik islamî tanımıyla” cinlerden bahsetmekte. Çünkü hem bizzat müslüman tarihçilerin, hem de gayri-müslim araştırmacıların yazdıklarına göre, Kuran öncesi (‘cahiliye’) Araplarında zaten böyle bir inanç vardı ve bu varlıklara da zaten ‘cin’ denilmekteydi. Kuran da işte bu şekilde kullanımda olan bu kelimeyi kullanarak aynı varlıklardan bahsetti, fakat -yukardaki ayetlerden görüldüğü üzere- ‘cahiliye’ inancındaki bazı yanlış bulunan yönleri eleştirdi. Ama “cin” adı verilen, görülmez, insandan farklı, insan gibi akıl, bilinç ve irade sahibi varlıkların olduğunu teyid etti.
Bu tespitten sonra, “Ama cin kelimesi aslen ‘görülmez, kapalı, örtülü’ demektir, dolayısı ile bu ayette kastedilen görülmez herşey olabilir. Örneğin ‘bilinç’ veya psikolojik terminolojide kullanılan ‘alt-ben’, ‘üst-ben’ gibi kategoriler kastedilmiş olabilir.” gibi bir açıklama akla hakaret olur.
Bir kelimenin “doğru anlamı”, konuşanın/yazanın ne kastettiğidir. Yoksa “ben burdan hangi anlamları çıkartabilirim” sorusu ile yaklaşırsak sadece kendi hayâl gücümüzün zenginliğini sergilemiş oluruz. “Doğru anlamı”, yani “sözün sahibinin kastetmiş olduğu anlamı” bulmak için ise bir takım semantik ve hermenötik ilke ve yöntemlere riayet etmek gerekir (ki özellikle eski klasik tefsirlerin genellikle, bu kaidelere büyük hassasiyetle riayet ettiğini görüyoruz).
Doğru anlam, kelimelerin etimolojik kökenini araştırarak bulunmaz. Genel olarak etimoloji “ne kastedilmiş olabilir?” sorusuna cevap verecek bir bilim dalı değildir her zaman. Her kelimenin bir tarihi vardır. Herhangi bir şekilde türemiş veya yabancı bir dilden alınmış, zamanla hem okunuş hem yazılış hem de anlam olarak birçok farklılıklara uğramış olabilir. Bir metinde belli bir kelimenin hangi anlamda kullanıldığı sorusu, o kelimenin tarihsel ve dilbilgisel kökenlerine giderek değil, metnin yazılış tarihindeki anlamını bularak (ve tabii aynı metinde hangi bağlamlarda geçtiğini inceleyerek) yanıtlanabilir. “Cin” kelimesi ise Kuran’ın “söyleniş” döneminde, Araplar tarafından görülmez, insan haricinde, fakat insan gibi akıl, bilinç ve irade sahibi varlıklar için kullanılmaktaydı. Ve Kuran, işte bu kelimeyi bu bağlamda kullandı. Hatta “cahiliyedeki” cin inancının bazı yönlerini eleştirerek, genel olarak bu tür doğaüstü, biliç ve irade sahibi varlıkları teyid etti.
Hanif arkadaşlarımızın, Kuran’dan kendi arzuladıkları anlamları çıkartmak için, sıkça başvurdukları “etimolojik kökene gitme” yöntemi, aslen anlamı keyfîliğe ve öznelliğe teslim etmekten başka birşey değildir.
Örneğin gazete manşetinde “Vatandaşa Polis Şiddeti” haberini okuyunca, herkes ne kastedildiğini anlar. Çünkü üç kelimenin de, bugün (yani manşetin atıldığı tarihte) kullanımda olan malûm bir anlamı vardır. Polis’ten kasıt biliyoruz ki, “kamu düzenini korumak için yetkilendirilmiş devlet birimi ve bu birime mensup bireyler” anlamına gelmekte. Fakat kelimenin etimolojik kökenine gidersek, görüyoruz ki bugün Türkçede kullanımda olan “polis” kelimesi Yunancadan girmiştir ve tarihî köken itibariyle aslen “şehir” anlamına gelir.(9) Buradan hareketle söz konusu gazete manşetini yorumlamaya çalışırsak, meselâ “orada kastedilen aslında şehir hayatının vatandaşta ağır gelmesidir” gibi bir manâ çıkartırsak, ne kadar gülüç duruma düşeriz, öyle değil mi? Hanif dostlarımızın yaptıklarının işte bundan hiçbir farkı yok.
“Cin” kelimesinin etimolojik köken olarak, “görülmez, örtülü, gizli” gibi anlamlara geldiğini, elbette bütün İslam alimleri de bilmekteydi. Fakat Kuran’da kastedilen “cin” sadece bu anlamlardan ibaret değil.
Nitekim, sadece geleneksel islamî çevreler değil, örneğin Hayrettin Karaman gibi gayet “modernist” denilebilecek (ve geneleksel müslümanlardan bu yüzden bol bol eleştirilen) bir ilahiyat profesörünün de içinde bulunduğu uzman heyet, tefsirinde şöyle demektedir:
- “Cin, sözlükte ‘örtmek, örtünmek, gizli kalmak’ anlamındaki ‘cenne’ fiilinden isim olup ‘gizli, görünmeyen varlıklar’ mânasına gelir, tekili ‘cinnî’dir. Terim olarak cin, ateşten yaratılmış, duyularla idrak edilemeyen, şuur ve irade sahibi, ilâhî emirlere uymakla yükümlü olan, insanlar gibi iyileri ve kötüleri bulunan varlık türünü ifade eder. Cin kelimesi gerek Kur’ân’da (22 yerde) gerekse diğer İslâmî kaynaklarda insan ve melek dışındaki üçüncü bir akıllı / şuurlu varlık türünün adı olarak kullanılmıştır.”(10)
Veya İlmin Işığında Asrın Kuran Tefsiri adında bir eser yazarak yöntemini/niyetini en baştan belli eden ve söz konusu eserde de bol bol ‘modern’ anlamlar yükleyerek örneğin mucize icat etme peşinde olan bir Prof. Dr. Celal Yıldırım şöyle demektedir:
- “Kur’ân-ı Kerîm’in 28 yerinde cinlerden söz edilmekte ve kısa bilgiler verilmektedir ki, hiçbirinin te’vîle tahammülü yoktur; yani kelime ve cümle olarak konulduğu mânaya açık biçimde delâlet etmekte ve başka bir yoruma imkân bırakmıyacak bir netlik arzetmektedir. O halde cin denilen mahlûk vardır.”(11)
5. Kuran’daki Cin

Cinlerden bahseden bazı Kuran ayetlerine bakalım:
- Zâriyât / 56
Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.
Bu ayetten cinlerin, insandan farklı bir tür varlık olduğu anlaşılıyor. “Cin ve ins kelimeleri burada aslında insanın iki farklı yönünü temsil etmektedir.” şeklinde bir yorum çok saçma olur. Zira bu yoruma göre, “insanları konu edinen diğer bir sürü ayette neden sadece ins geçmekte, acaba o ayetlerde insanın sadece bir yönü mü muhatab alınmakta”, gibi anlamsız soru ve sorunlarla karşı karşıya kalırız. Bununla birlikte bu ayetten de anlaşılıyor ki, cinler enerji filan değil, insan gibi akıl, bilinç ve irade sahibi varlıklardır, çünkü “kulluk etsinler diye” yaratılmıştır.
Aynı sonuçlar meselâ şu ayetlerden de çıkartılabilir:
- En’âm / 130
Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size ayetlerimi anlatan ve bu günle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi! Derler ki: “Kendi aleyhimize şahitlik ederiz.” Dünya hayatı onları aldattı ve kafir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ettiler.
- A’râf / 38
Allah buyuracak ki: “Sizden önce geçmiş cin ve insan toplulukları arasında siz de ateşe girin!”
- A’râf / 179
Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır.
- Hûd / 119
Zaten Rabbin onları bunun için yarattı. Rabbinin, “Andolsun ki cehennemi tümüyle insanlar ve cinlerle dolduracağım” sözü yerini buldu.
- Secde / 13
Biz dilesek, elbette herkese hidayetini verirdik. Fakat, “Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım” diye benden kesin söz çıkmıştır.
(Bu son dört ayetten çıkan sadist Tanrı tablosuna da dikkat!)
- Rahmân / 56
Oralarda gözlerini yalnız eşlerine çevirmiş güzeller var ki, bunlardan önce onlara ne insan ne de cin dokunmuştur.
Veya şu ayete bakalım:
- Ahkâf / 29
Hani cinlerden bir gurubu, Kur’an’ı dinlemeleri için sana yöneltmiştik. Kur’an’ı dinlemeye hazır olunca (birbirlerine) “Susun” demişler, Kur’an’ın okunması bitince uyarıcılar olarak kavimlerine dönmüşlerdi.
Eğer Kuran’da “cin” aslında insanın bir yönünü, “ins” ise diğer yönünü kastediyorsa, buradaki söz konusu topluluğun sadece o bir yönleri mi Kuran dinlemek için peygambere yöneltilmiş? Veya “cin” aslında “enerji” veya herhangi bir iradesiz nesne demek oluyorsa, bu ve bunun gibi ayetler iyiden saçma ve anlamsız olmuyor mu?
Veya:
- İsrâ / 88
De ki: “Andolsun, insanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine de destek olsalar, yine onun benzerini getiremezler.”
“Cin insanın bir yönüdür” veya “enerjidir” gibi uçuk yorumlara göre bu ayette kimle kim biraraya gelecek ve birbirine destek olacak?
Zaten Kuran’a göre insan ve cinlerin yaratılışı da farklıdır:
- Hicr / 26 – 27
Andolsun biz insanı, (pişmiş) kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattık. Cinleri de daha önce dumansız ateşten yaratmıştık.
- Rahman / 14 – 15
Allah insanı, pişmiş çamura benzeyen bir balçıktan yarattı. Cinleri öz ateşten yarattı.
Kehf/50′de ise İblis’in cinlerden olduğu söylenir:
- Kehf / 50
Hani biz meleklere: Âdem’e secde edin, demiştik; İblis hariç olmak üzere, onlar hemen secde ettiler. İblis cinlerdendi; Rabbinin emrinden dışarı çıktı. Şimdi siz, beni bırakıp da onu ve onun soyunu mu dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır. Zalimler için bu ne fena bir değişmedir! (12)
Cinlerin Süleyman’ın hizmetine verilmesi de meşhur hikayelerdendir:
- Neml / 17
Süleyman’ın, cinlerden, insanlardan ve kuşlardan müteşekkil orduları toplandı; hepsi birarada (onun tarafından) düzenli olarak sevkediliyordu.
Bu ayette “cinlerden, insanlardan ve kuşlardan” bahsedilmekte, üç ayrı “alem” veya üç ayrı tür varlık sıralanmakta. Eğer “cin” insanın bir yönü ise, “kuşlar” da mı insanın bir yönü?
Aynı Sure’nin devamında bir ayete bakalım:
- Neml / 39
Cinlerden bir ifrit: Sen makamından kalkmadan ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm yeter ve bana güvenebilirsiniz, dedi.
17. ayette “cinlerin, insanların ve kuşların” Süleyman’ın hizmetine verildiği söyleniyor. Bu ayette ise, cinlerden birinin Süleyman’la konuştuğundan bahsediliyor. “Cin” insanın bir yönü ise sadece o yönü mü konuştu Süleyman ile?
Bütün bu kıssaları tarihî vakıa olarak değil, mecazi anlatımlar olarak alsak bile, “cin”i insanın bir yönü olarak alırsak, anlatımlar çok saçma, anlamsız, mantıksız kalıyor. Veya örneğin “alt-ben, üst-ben ve kuşlar” gibi bir sıralamadaki mantıksızlığı ve saçmalığı “mecazdır, teşbihtir” gibi iddialarla nasıl kurtaracağız?
- Sebe’ / 14
Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. (Sonunda yere) yıkılınca anlaşıldı ki cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.
Bu ayette de cinlerin gaybı bilmediği söylenmekte. İnsan’ın bir yönü (alt-ben/üst-ben vs.) veya enerji gibi birşey kastedilmiş olsa, son derece gereksiz bir bilgi ve saçma bir ifade olurdu.
Yine aynı şekilde yukarda da gösterildiği gibi diğer ayetlerde Kuran öncesi Arapların cinlerin bazılarına tanrısallık atfetmeleri eleştirilmekte:
- En’âm / 100
Cinleri Allah’a ortak koştular. Oysa ki onları da Allah yaratmıştı. Bilgisizce O’na oğullar ve kızlar yakıştırdılar. Haşa! O, onların ileri sürdüğü vasıflardan uzak ve yücedir.
- Sâffât / 158
Allah ile cinler arasında da bir soy birliği uydurdular. Andolsun, cinler de kendilerinin hesap yerine götürüleceklerini bilirler.
Veya şu ayete bakalım:
- Cin / 6
Şu da gerçek ki, insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazı kimselere sığınırlardı da, onların taşkınlıklarını arttırırlardı.
veya Cin Suresinin tamamına.
6. Allah’ın Başarısız Mecazı ?
Yukarda Kurandaki “cin” kelimesini, insanın bir yönü (alt-ben, üst-ben, diğer-ben vs.) veya “enerji” gibi birşey olarak “mecazi” yorumlamanın ne kadar saçma olduğu gösterildi. Ama bir an farzedelim ki, Kuran’ı söyleyen zat gerçekten de aslında, insan haricinde, fakat bu dünyada yaşayan, görülmez, ama akıl, bilinç ve irade sahibi varlıkların olduğunu söylemek istemedi… Diyelim ki, bu zat gerçekten de “cin” kelimesini mecazi olarak kullandı ve aslında insan doğasına dair bazı bilgiler ve ahlakî dersler vermek istedi…
Eğer gerçekten böyleyse, o zaman bu zat demek ki, son derece yanlış bir yöntem izlemiş. O dönemdeki insanların bu manâda kullandığı bir kelimeyi hiçbir açıklama getirmeden kullanarak, üstelik bu manâyı pekiştirecek bunca laf ederek, tamamen bir başarısızlık örneği sergilemiş. Hiçbir aklı başında kişi, dinleyicilerinin/okuyucularının klasik manâdaki cinlere inanmasını istemiyor olsaydı, bu kelimeyi bu şekilde kullanmazdı.
Zaten 1400 yıldır sıradan halktan en büyük İslam alimlerine kadar gelmiş geçmiş müslümanların tamamına yakınının klasik manâda cin gibi varlıklara inanması -hâlâ da inanıyor olması- bu anlatımların (eğer murad edilen aslında bu değildi ise) ne denli başarısız olduğunu fiilen göstermekte.
Sonsuz bilgi ve güç sahibi, mükemmel Yaratıcı’dan böylesi hatalar beklenemez… Ve aslında bu hata Muhammed’in kendisinden de beklenemez…
Ya Kuran’ı yazan/söyleyen zat gerçekten de klasik anlamda cinlerden, yani insandan farklı, ama aynı dünyada yaşayan, görülmeyen, ama akıl, bilinç ve irade sahibi varlıklardan bahsetti… Ya da son derece başarısız, yanlış bir anlatım kullanarak, saçma-sapan hatalar yaparak, istemeden bu inancın pekişmesini ve bugünlere kadar gelebilmesini sağladı…
7. Sonuç
Kuran öncesi Araplar “cin” kelimesini bugünkü klasik anlamdaki cinler (insandan farklı, fakat bu dünyada yaşayan, görülmeyen, akıl, bilinç ve irade sahibi varlıklar) olarak kullanmaktaydı.
Kuran bu kelimeyi kullanarak ve ‘cahiliyedeki’ cin inancının bazı yanlış bulunan yönlerini eleştirerek bu varlıkları teyid etti.
“Cin” kelimesini insanın bir yönü veya enerji vs. olarak yorumlayınca, ayetlerin hepsi -mecazi olarak aldığımızda bile- anlamsız, mantıksız, saçma kalıyor. Eğer Kuran’ın müellifi gerçekten de başka birşey kastettiyse, demek ki son derece başarısız bir anlatım kullanmış, ki bu mükemmel bir Yaratıcı’dan beklenemez (ve aslında Muhammed’den bile beklenemez).
Neresinden bakarsak bakalım, mecazi de yorumlasak, lafzi de yorumlasak, söz konusu ayetler ancak “cin” kelimesini klasik manâda (insandan farklı, fakat bu dünyada yaşayan, görülmeyen, akıl, bilinç ve irade sahibi varlıklar olarak) yorumladığımız zaman anlamlı olur.
Kuran işte bu tür varlıklardan bahsetmektedir. Buna inanan aklına ihanet etmiş olur. Ama inanç zincirinden kopamayıp, aklı kurtarmak adına Kuran’ı eğip bükerek bunun üstünü örtmeye çalışan hem aklına hem de kendi dinine ihanet etmiş olur.
(1) “Hanif” kelimesi aslen (islamî iddialara göre) Muhammed öncesi Araplarda ne Yahudilerden, ne Hıristiyanlardan, ne de müşriklerden olan ve İbrahim Peygamber geleneğini sürdürerek tek ve mutlak Tanrıya tapan, yani ‘doğru yolda’ bulunanlar için kullanılır. Bu manâsıyla Kuran’ın örneğin Bakara/135, Al-İmran/67 ayetlerinde de geçer.
Günümüzde ‘Hanif’ kelimesini, Kuran hariç başka hiçbir dinî kaynak kabul etmeyen, hadisleri, tefsirleri, fukaha içtihatlarını topyekûn reddeden, Kuran’a yeni, modernist, akılcıl yorumlar katmaya çalışan akım, kendisi için kullanmaktadır.
(Bu ‘Hanif’ akım ile Ehli Sünnetin bir kolu olan ve Ebu Hanife‘den gelen Hanefi mezhebi karıştırılmamalı.)
(2) Ali Osman Ateş,
Cinler Ve Büyü / Kur’an ve Hadislere Göre,
BEYAN YAYINLARI, İslâm Öncesi Toplumlarında Cin İnancı / 1- Cin Nedir?
(3) bkz. Fahruddin Er-Râzi,
Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 22/167-170 – Cin/1.
(4) bkz. “Kuran’ın evrensellik iddiası var mı?”
(5) Ali Osman Ateş,
Cinler Ve Büyü / Kur’an ve Hadislere Göre, BEYAN YAYINLARI, İslâm Öncesi Toplumlarında Cin İnancı / 2- İslâm Öncesi Bazı Din ve Toplumlarda Cin İnancı / A- Câhiliye İnancında Cin
(6) Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/397-399. – Cin/1-3
(7) Ibn Warraq,
Warum ich kein Muslim bin (Neden Müslüman değilim),
Matthes&Seitz Berlin, 2. Baskı, S. 83 (metindeki çeviri bana ait).
(8) örn. bkz: Samuel Marinus Zwemer, The Influence of Animism on Islam: An Account of Popular Superstitions, S. 125-127
(9) Sevan Nişanyan,
Elifin Öküzü ya da Sürprizler Kitabı,
Adam Yayınları, S. 160-161
(10) Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/397-399 – Cin/1-3
(11) Celal Yıldırım,
İlmin Işığında Asrın Kuran Tefsiri,
Cin Suresi, Kitap Ve Sünnette Cinlerin Anılması
(12) bkz. “ İblis melek mi, cin mi?”
Afak Adalı – ulpian
The Brights
Richard Dawkins
James Randi Foundation
Giordano Bruno